Analı Kızlı

thb_analikizli_18feb10

Analı kızlı çorbasını bilir misiniz? Kimi yerde Adana bölgesinin, kimi yerde Malatya’nın çorbası denir. İçinde yok yok, bir ben eksiğim yani… Minik içli köfteler, nohut, yoğurt,… Çok besleyici bir çorba. Bildiğim kadarı ile zamanında komşuculuk çok önemli ve hayatta iken, herkesin getirdiği malzemelerle yapılırmış. Yani pek çok kişinin emeğinin, katkısının bulunduğu leziz bir tat.

Hay Allah şimdi de yemek tarifi mi dinleyeceğiz diye aklınızdan geçiyorsaaaa, içinizi rahatlatayım öyle bir durum söz konusu değil. Gerçi çocuklar için blogun bir kenarına mönü (bu kelimeyi telaffuz ederken lütfen dudaklarınızı Ajda Pekkan misali büzüştürün ve “ö” harfi üzerinde biraz duraklayın – neden mi? Çok eğleneceksiniz de ondan, deliye her gün bayram nasılsa, gülümsemek için bir sebep de burada :)) önerileri koymam istendi. Belki onu da yaparız, niye olmasın?

Neyse bugünkü konumuz farklı. Analı kızlı çorbası nasıl zenginse bence anne-kız ilişkisi de o kadar renkli. Bu blogda cinsiyet ayırımı yok. Özellikle de gerçek anlamda “ilgili” babaların da yazıları takip ettiği düşünülürse, yapacağım en son şey ayırımcılıktır. Ancak tabii benim bir anne olduğum ve de bızdığımın da bir kız çocuk olduğu düşünülürse, bazen denge biraz daha bizim tarafa kayabiliyor. Ama bu da belki beyler için bir avantaj olabilir – bizleri hep anlayamadıklarından şikayet ettikleri için bir katkımız olur diye umuyorum.

Yaz hariç Mersin’de yaşayan anneciğim arada çeşitli vesilelerle İstanbul’a geldiğinde benim tüm programlarım önemlerini yitirir, ertelenir, ikinci plana atılır. Zaten kısıtlı olan günler, gerek onun yoğun programı (tavuklar asla yerlerinde durmaz biliyorsunuz – bu ne demek diye düşünenler için “Eyvah! Anneme benzemeye başladım…” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm) gerekse diğer koşuşturmalar nedeni ile çok hızlı geçtiği için, planımızı o gelmeden neredeyse bir ay önceden yapmaya başlarız. Aceleci ailenin hali başka oluyor!

Bu sefer de böyle oldu. Pazartesi gününden Perşembe gününe kadar süremiz var. Perşembe kendisi 50 yıllık arkadaşları ile Burma’ya gidecek – tüm itirazlarımıza rağmen. Bu arada bu Burma konusu hakkında gidenler harika şeyler anlatıyorlar ama bizim gibi gitmeyip, yalan yanlış duyduklarımızla köşemizde ahkâm kesenler pek bir huzursuz.

Annemle dolu dolu bir program yaptık. İçinde tabii ki ailemizin en miniği Maya’da var. Öyle bir program ki bu, her aşamasında renk var, her aşamasında bir hareket ve heyecan var.

Önce işler bitiriliyor ardından bir kahve ya da güzel bir mekanda bir öğle yemeği.

Maya okuldan alınıyor. Kızıcık öyle heyecanlı ki, öğretmenine birkaç defa o gün onu anneannesinin alacağını bildirmiş bile. Bahçeye çıktığımız an sadece ve sadece anneannesine gösteri yapıyor, bana bakmıyor bile. Hatta beni onlardan uzakta tutacak bir program bulup mekandan uzaklaşmamı sağlıyor.

Aynı durum evde de geçerli. Anneanne Maya’nın minicik odasına davet edilip (“Ananeeeeeeee geeellllllll!” diye seslenilmesine davet denebilirse eğer), kapı sıkı sıkı kapatılıyor. Bana zaten yapacak iş bulmuş Maya: “Annecim sen işlerini yapabilirsin, biz ananeyle oynicaz!”

Yüzümde hafif bir gülümseme, onu o kadar iyi anlıyorum ki. Bir anne nasıl kıymetliyse, onun annesi sanki iki kat kıymetli oluyor. Onunla geçirilen zaman hiç bitmesin istiyor insan. Ben bu hissi çok ama çok iyi biliyorum.

Akşam Maya ile yemek programı, bızdığı en sevdiği mekan Alkent Mezzaluna’ya götürüyoruz.

Bir akşam da ana kız baş başa sabun köpüğü “Sevgililer Günü” isimli filme gidiyoruz. Oh ne güzel bir kaçamak :)

Bizim ailede annemin tarafı ağırlıklı kız çocuk dünyaya getirmiş. Anneannem, ardından annem, ardından ablam Nilgün, onun kızları Amy ve Lydia, ben ve şimdi de Maya. Erkek çocuk nedir çok bilmiyoruz, en azından ailenin bu bölümü olarak. Eminim onun da çok keyifli yönleri vardır gibi politik bir cümle yazacağım buraya ki erkek çocuk anneleri üzerime gelmesinler :)

Hamileliğim boyunca bebeğimizin sağlıklı olması tabii ki temel istek idi. İnsan bunu uzun uzun düşünmüyor, doğal olarak sağlıklı bir çocuk istiyor. Bilinçli olarak istediğim “kızımız” olması idi. İşin ilginci bu konuda yalnız değildim. Mengü de aynı şekilde kız çocuk istiyordu. Erkek olsaydı mutsuz mu olacaktık? ASLA! Ama hani vardır ya insanın aklından geçen ama pek de dile getirmeyi uygun bulmadığı, çekindiği, yanlış anlaşılmaktan korktuğu şeyler. İşte bu da öyle bir şeydi bizim için. Allah gönlümüze göre verdi.

İşte şimdi ben bunun tadını çıkartmaya başladım, pek çok kız annesi gibi. Kızımla paylaşımlarımız gittikçe artmaya başladı. Baş başa kitapçıya gidip, kitabımızı seçtikten sonra, ben kahvemi o portakal suyunu içerken sohbet edebiliyoruz. Baş başa uçak yolculuğu yapıp, anneanne ve dedeye gidebiliyoruz. Yol boyu konuşup şakalaşıyoruz. Birlikte jimnastik yapıp, dans ediyoruz. Ve tüm bunları yaparken, gözümde onun daha da büyümüş, genç bir kadın olmuş hali canlanıyor. Aynen annemin anneannemle ya da benim annemle yaptığım gibi paylaşımlar giderek artıyor, nesilden nesile akıyor.

Peki erkek anneleri ne yapsın? Erkeklerin paylaşım şekilleri eminim farklı oluyor. Bir süre sonra eşleri doğal olarak daha ağır basıyor. Ama akıllı ve kendine güvenen erkek anneleri kollarını oğullarının seçtiği eşlere açıyor, onları bağırlarına basıyorlar. Ve biliyor musunuz ne oluyor? Oğullarından uzaklaşmayı bir tarafa bırakın, tam tersine bir kız annesi oluyorlar birden bire. Üstelik hazır geliyor ellerine. Yeter ki bazılarında olan “gelinle yarışma” içgüdüsünü bir tarafa itebilsinler.

Buna en iyi örnek benim Meral Annemdir (valla bu yazıları okuyor diye yazmıyorum.) Üç erkek çocuk, üç gelin. Biz gelinler “titrek” adımlarla onunla ilk tanıştığımızda o bize kendinden emin tavrı, gülümseyen yüzü ve iki yana açılmış kollarıyla geldiğinde, zaten tek yapmamız gereken o kollara kendimizi bırakmak olmuştu. İlk adım bu kadar sıcak olunca zaten ilişkinin geleceği de belirlenmiş oluyor. Ondan sonra ne oluyor biliyor musunuz? Evet bildiniz!
O üç tane “kızım” diyebileceği gelin, bizler de “anne” diyebileceğimiz yakınlıkta hissettiğimiz bir kayınvalide kazanmış oluyoruz.

Maya’ya hamileyken kahyınvalidem bana “Mothers&Daughters;” isimli minicik bir kitap hediye etti, “Seni kızım olarak gördüğüm için benden sana. Sen de kızıcığına verirsin” diyerek.
Kitapta anne-kız ilişkileri ile ilgili pek çok tanınmış kişinin sözleri var. Özellikle bir tanesi bana çok hoş gelmişti. Sizlerle paylaşmak isterim. Olduğu gibi yazmak istedim, anlamı değişmesin diye.

Lyn Lifshin’den: The relationship between a mother and her daughter is as varied, as mysterious, as constantly changing and interconnected as the patterns that touch, move away from, and touch again in a kaleidoscope.

Bana çocukken verilen en kıymetli hediyelerden biriydi kaleydoskop. Günler boyu bu renk cümbüşünü izlemiştim.

Ve şimdi düşününce gerçekten de çocuklarımızla ilişkilerimiz de bu kadar renkli, bu kadar farklı, bu kadar değişken ama bir o kadar da birbirine bağlı.

Çevirin kaleydoskopunuzu, daha da iyisi bızdığınıza bir tane hediye edin, kendisini ve sizi orada bulmasını isteyin. Bakalım o neler görecek…

1 Yorum
  1. Anonymous
    21 Şubat 2010 | 14:01

    Tam coşku ile yazdım ve yolladım sandım ama yok oldu…Herhalde genclikten oluyor!!!
    Canım KIZIM yine harika bir yazı..Erkek annesi olmanın ayrıcalıklarını yadsıyamam o da cok güzel bir his ancak kız cocugu sahibi olmanın da bir ayrıcalık oldoğunu annesi ile hoş ilişkiler yaşamış biri olarak kabul etmemem imkansız.Ama ben çok şanslıyım ki bana hazır üçKIZ evlat geldi. ve ben onlara susamıştım, kollarımı açtım ve karşılığında bana onları bağrıma basma imkanı verdiler. O kadar ki onlar olmasa oğullarımdan haberim olmayacak nerden baksanız onbeş gün!!Şimdi bana bozulacaklar ama gerçeklerden kaçılmıyor.Biz şanslı idik kızlarım acık kol ben ise kollarıma koşacak evlat bulabildim. Herşeyin başı sevgi degil mi..Tanrı herkese içi doldurulacak kucaklar versin. Şimdi ümit ile iki kız torunnumun büyümesini ve onlarla çaya gitmeyi bekliyorum

Yorumunuzu Yazın

Analı Kızlı

thb_analikizli_18feb10

Analı kızlı çorbasını bilir misiniz? Kimi yerde Adana bölgesinin, kimi yerde Malatya’nın çorbası denir. İçinde yok yok, bir ben eksiğim yani… Minik içli köfteler, nohut, yoğurt,… Çok besleyici bir çorba. Bildiğim kadarı ile zamanında komşuculuk çok önemli ve hayatta iken, herkesin getirdiği malzemelerle yapılırmış. Yani pek çok kişinin emeğinin, katkısının bulunduğu leziz bir tat.

Hay Allah şimdi de yemek tarifi mi dinleyeceğiz diye aklınızdan geçiyorsaaaa, içinizi rahatlatayım öyle bir durum söz konusu değil. Gerçi çocuklar için blogun bir kenarına mönü (bu kelimeyi telaffuz ederken lütfen dudaklarınızı Ajda Pekkan misali büzüştürün ve “ö” harfi üzerinde biraz duraklayın – neden mi? Çok eğleneceksiniz de ondan, deliye her gün bayram nasılsa, gülümsemek için bir sebep de burada :)) önerileri koymam istendi. Belki onu da yaparız, niye olmasın?

Neyse bugünkü konumuz farklı. Analı kızlı çorbası nasıl zenginse bence anne-kız ilişkisi de o kadar renkli. Bu blogda cinsiyet ayırımı yok. Özellikle de gerçek anlamda “ilgili” babaların da yazıları takip ettiği düşünülürse, yapacağım en son şey ayırımcılıktır. Ancak tabii benim bir anne olduğum ve de bızdığımın da bir kız çocuk olduğu düşünülürse, bazen denge biraz daha bizim tarafa kayabiliyor. Ama bu da belki beyler için bir avantaj olabilir – bizleri hep anlayamadıklarından şikayet ettikleri için bir katkımız olur diye umuyorum.

Yaz hariç Mersin’de yaşayan anneciğim arada çeşitli vesilelerle İstanbul’a geldiğinde benim tüm programlarım önemlerini yitirir, ertelenir, ikinci plana atılır. Zaten kısıtlı olan günler, gerek onun yoğun programı (tavuklar asla yerlerinde durmaz biliyorsunuz – bu ne demek diye düşünenler için “Eyvah! Anneme benzemeye başladım…” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm) gerekse diğer koşuşturmalar nedeni ile çok hızlı geçtiği için, planımızı o gelmeden neredeyse bir ay önceden yapmaya başlarız. Aceleci ailenin hali başka oluyor!

Bu sefer de böyle oldu. Pazartesi gününden Perşembe gününe kadar süremiz var. Perşembe kendisi 50 yıllık arkadaşları ile Burma’ya gidecek – tüm itirazlarımıza rağmen. Bu arada bu Burma konusu hakkında gidenler harika şeyler anlatıyorlar ama bizim gibi gitmeyip, yalan yanlış duyduklarımızla köşemizde ahkâm kesenler pek bir huzursuz.

Annemle dolu dolu bir program yaptık. İçinde tabii ki ailemizin en miniği Maya’da var. Öyle bir program ki bu, her aşamasında renk var, her aşamasında bir hareket ve heyecan var.

Önce işler bitiriliyor ardından bir kahve ya da güzel bir mekanda bir öğle yemeği.

Maya okuldan alınıyor. Kızıcık öyle heyecanlı ki, öğretmenine birkaç defa o gün onu anneannesinin alacağını bildirmiş bile. Bahçeye çıktığımız an sadece ve sadece anneannesine gösteri yapıyor, bana bakmıyor bile. Hatta beni onlardan uzakta tutacak bir program bulup mekandan uzaklaşmamı sağlıyor.

Aynı durum evde de geçerli. Anneanne Maya’nın minicik odasına davet edilip (“Ananeeeeeeee geeellllllll!” diye seslenilmesine davet denebilirse eğer), kapı sıkı sıkı kapatılıyor. Bana zaten yapacak iş bulmuş Maya: “Annecim sen işlerini yapabilirsin, biz ananeyle oynicaz!”

Yüzümde hafif bir gülümseme, onu o kadar iyi anlıyorum ki. Bir anne nasıl kıymetliyse, onun annesi sanki iki kat kıymetli oluyor. Onunla geçirilen zaman hiç bitmesin istiyor insan. Ben bu hissi çok ama çok iyi biliyorum.

Akşam Maya ile yemek programı, bızdığı en sevdiği mekan Alkent Mezzaluna’ya götürüyoruz.

Bir akşam da ana kız baş başa sabun köpüğü “Sevgililer Günü” isimli filme gidiyoruz. Oh ne güzel bir kaçamak :)

Bizim ailede annemin tarafı ağırlıklı kız çocuk dünyaya getirmiş. Anneannem, ardından annem, ardından ablam Nilgün, onun kızları Amy ve Lydia, ben ve şimdi de Maya. Erkek çocuk nedir çok bilmiyoruz, en azından ailenin bu bölümü olarak. Eminim onun da çok keyifli yönleri vardır gibi politik bir cümle yazacağım buraya ki erkek çocuk anneleri üzerime gelmesinler :)

Hamileliğim boyunca bebeğimizin sağlıklı olması tabii ki temel istek idi. İnsan bunu uzun uzun düşünmüyor, doğal olarak sağlıklı bir çocuk istiyor. Bilinçli olarak istediğim “kızımız” olması idi. İşin ilginci bu konuda yalnız değildim. Mengü de aynı şekilde kız çocuk istiyordu. Erkek olsaydı mutsuz mu olacaktık? ASLA! Ama hani vardır ya insanın aklından geçen ama pek de dile getirmeyi uygun bulmadığı, çekindiği, yanlış anlaşılmaktan korktuğu şeyler. İşte bu da öyle bir şeydi bizim için. Allah gönlümüze göre verdi.

İşte şimdi ben bunun tadını çıkartmaya başladım, pek çok kız annesi gibi. Kızımla paylaşımlarımız gittikçe artmaya başladı. Baş başa kitapçıya gidip, kitabımızı seçtikten sonra, ben kahvemi o portakal suyunu içerken sohbet edebiliyoruz. Baş başa uçak yolculuğu yapıp, anneanne ve dedeye gidebiliyoruz. Yol boyu konuşup şakalaşıyoruz. Birlikte jimnastik yapıp, dans ediyoruz. Ve tüm bunları yaparken, gözümde onun daha da büyümüş, genç bir kadın olmuş hali canlanıyor. Aynen annemin anneannemle ya da benim annemle yaptığım gibi paylaşımlar giderek artıyor, nesilden nesile akıyor.

Peki erkek anneleri ne yapsın? Erkeklerin paylaşım şekilleri eminim farklı oluyor. Bir süre sonra eşleri doğal olarak daha ağır basıyor. Ama akıllı ve kendine güvenen erkek anneleri kollarını oğullarının seçtiği eşlere açıyor, onları bağırlarına basıyorlar. Ve biliyor musunuz ne oluyor? Oğullarından uzaklaşmayı bir tarafa bırakın, tam tersine bir kız annesi oluyorlar birden bire. Üstelik hazır geliyor ellerine. Yeter ki bazılarında olan “gelinle yarışma” içgüdüsünü bir tarafa itebilsinler.

Buna en iyi örnek benim Meral Annemdir (valla bu yazıları okuyor diye yazmıyorum.) Üç erkek çocuk, üç gelin. Biz gelinler “titrek” adımlarla onunla ilk tanıştığımızda o bize kendinden emin tavrı, gülümseyen yüzü ve iki yana açılmış kollarıyla geldiğinde, zaten tek yapmamız gereken o kollara kendimizi bırakmak olmuştu. İlk adım bu kadar sıcak olunca zaten ilişkinin geleceği de belirlenmiş oluyor. Ondan sonra ne oluyor biliyor musunuz? Evet bildiniz!
O üç tane “kızım” diyebileceği gelin, bizler de “anne” diyebileceğimiz yakınlıkta hissettiğimiz bir kayınvalide kazanmış oluyoruz.

Maya’ya hamileyken kahyınvalidem bana “Mothers&Daughters;” isimli minicik bir kitap hediye etti, “Seni kızım olarak gördüğüm için benden sana. Sen de kızıcığına verirsin” diyerek.
Kitapta anne-kız ilişkileri ile ilgili pek çok tanınmış kişinin sözleri var. Özellikle bir tanesi bana çok hoş gelmişti. Sizlerle paylaşmak isterim. Olduğu gibi yazmak istedim, anlamı değişmesin diye.

Lyn Lifshin’den: The relationship between a mother and her daughter is as varied, as mysterious, as constantly changing and interconnected as the patterns that touch, move away from, and touch again in a kaleidoscope.

Bana çocukken verilen en kıymetli hediyelerden biriydi kaleydoskop. Günler boyu bu renk cümbüşünü izlemiştim.

Ve şimdi düşününce gerçekten de çocuklarımızla ilişkilerimiz de bu kadar renkli, bu kadar farklı, bu kadar değişken ama bir o kadar da birbirine bağlı.

Çevirin kaleydoskopunuzu, daha da iyisi bızdığınıza bir tane hediye edin, kendisini ve sizi orada bulmasını isteyin. Bakalım o neler görecek…

1 Yorum
  1. Anonymous
    21 Şubat 2010 | 14:01

    Tam coşku ile yazdım ve yolladım sandım ama yok oldu…Herhalde genclikten oluyor!!!
    Canım KIZIM yine harika bir yazı..Erkek annesi olmanın ayrıcalıklarını yadsıyamam o da cok güzel bir his ancak kız cocugu sahibi olmanın da bir ayrıcalık oldoğunu annesi ile hoş ilişkiler yaşamış biri olarak kabul etmemem imkansız.Ama ben çok şanslıyım ki bana hazır üçKIZ evlat geldi. ve ben onlara susamıştım, kollarımı açtım ve karşılığında bana onları bağrıma basma imkanı verdiler. O kadar ki onlar olmasa oğullarımdan haberim olmayacak nerden baksanız onbeş gün!!Şimdi bana bozulacaklar ama gerçeklerden kaçılmıyor.Biz şanslı idik kızlarım acık kol ben ise kollarıma koşacak evlat bulabildim. Herşeyin başı sevgi degil mi..Tanrı herkese içi doldurulacak kucaklar versin. Şimdi ümit ile iki kız torunnumun büyümesini ve onlarla çaya gitmeyi bekliyorum

Yorumunuzu Yazın