Atatürk Nerede Yatıyor?

thb_anitkabir_30102012

“Anne, Atatürk nerede yatıyor?” diye sordu bızdığım. “Anıtkabir’de canım.” dedim gülümseyerek.

“Anıtkabir nerede?” diye devam etti o kocaman gözlerini bana dikip.

“Ankara’da Mayacığım. Yani başkentte.” dedim.

Nereye gelmek istediğini hissediyorum. O da benim gibi. Bir şey istediğinde dolaylı şekilde soruyor çoğu zaman. Yani verdiği mesajlarla karşısındakinin anlamasını bekliyor.
(Büyük hata! İstediğimi direkt söyleseydim hayat benim için daha kolay olurdu. İstemek sanki yanlış. “Hayır olmaz” denirse kırılacağım diye kendimi kollamak için dolanıp dururdum hedefin etrafında… İşte bu nedenler uzatıyorum ben de süreci. İstiyorum ki kendi istemeyi öğrensin – cevap ne olursa olsun.)

Vee sonunda beklenen soru geliyor:

“Anne, bir gün oraya gidebilir miyiz?”

“Bak bu çok iyi fikir. Gidelim tabii canım. En yakın okul tatilin bayramda. O zamana planlayabiliriz belki.”dedim heyecanla.

Fikir böyle çıktı. Ankara’ya gitmişken, çok sevdiğimiz Kapadokya’yı da Maya’ya göstermek istedik. Arabayla yolculuk bazen yorucu olsa da insana özgürlük imkânı tanıyor. O yüzden seviyoruz.

Bu seferki seyahatin şeklini kızımız belirledi. Bize sadece gerekli ayarlamaları yapmak kaldı.

Bizim yaptığımız bu dört gecelik seyahati sizler de rahatlıkla miniklerinizle yapabilirsiniz.

Ankara’da hem gidişte hem dönüşte birer gece kalarak yolumuzu da bölmüş olduk.

Öncelikle Anıtkabir’i anlatmak istiyorum:

Son gidişim herhalde üniversite yıllarındadır.

Arabalı girişte ruhsatınızı teslim ediyorsunuz. Arabanızı park ettikten sonra, güzel bahçesinden yürüyerek giriş bölümüne geliyorsunuz. Eğer yaya geldiyseniz yürüyeceğiniz yol daha uzun ama bir o kadar da güzel ve bakımlı.

İlk etapta Hürriyet ve İstiklal Kuleleri’nde yer alan sunumlarla Anıtkabir’in maketi üzerinden nerede neyin yer aldığını öğreniyorsunuz. Ayrıca Atatürk’ün ölümünü takiben Anıtkabir fikrinin nasıl oluştuğu, konumunun nasıl belirlendiği gibi bilgiler yine bu bölümde.

İsterseniz yanınıza rehber alabilirsiniz. Dinleyerek bilgi alabileceğiniz kulaklık sistemi tanıtılıyor ancak kiralamak istediğinizde verecek kimse bulamıyorsunuz. Herhalde henüz bu sisteme tam olarak geçilmemiş.

Biz kendi hızımızla hareket etmek istediğimizden rehber faslını geçtik.

Askerlerin duruşu, nöbet değişimi Maya’yı çok etkiledi. Uzun uzun onları seyrettik. “Nasıl böyle hiç kıpırdamadan duruyorlar?”, “Niye burada bu kadar çok asker var?”, “Askerler niye böyle yürüyorlar?”,… ve daha pek çok soru.

Aslanlı Yol sizi Anıtkabir Mozole’sine götürüyor. Mozole girişi çok ihtişamlı. İnsanın tüyleri diken diken oluyor.  İçeriye girmeden Anıtkabir için özel olarak, Amerika’da yaşayan Türk asıllı Amerikan vatandaşı Nazmi Cemal tarafından kendi fabrikasında yaptırılmış bayrak direğine doğru yürüdük.  33,53 metre yüksekliğinde ve tek parçadan oluşan bu direk, Anıtkabir’e 1946 yılında hediye edilmiş.

İçeride Ata’ya saygımızı sunarken Maya’ya Atatürk’ün aslında bu mozolenin altında başka bir mezarda bulunduğunu açıklama ihtiyacı duyduk.  Ancak oraya bizlerin girmesinin mümkün olmadığını da ekledik.

Mustafa Kemal Atatürk’e fiziken en yakın olabileceğimiz bu yerde insan duygulanıyor. İster istemez gözleriniz doluyor.

Bir sonraki durağımız müze bölümü.  Müzede Atatürk’ün özel eşyaları, çalışma odası, kitaplığı, balmumundan bir heykeli yer aldığı gibi, Kurtuluş Savaşı’nın canlandırılması var. Farklı cephelerde nasıl savaşıldığı, stratejilerin nasıl belirlendiği, gerek resimlerle, gerek maketlerle, gerekse mankenler, mermiler, toplar kullanılıp ses efektlerinin yardımıyla insana gerçekten yaşatılıyor.

Son bölümde reformlar anlatılıyor. Bol resim, o zaman kullanılan çeşitli nesneler, bol bilgi. Çok başarılı buldum bu bölümü de.

Keşke tarih derslerini böyle okusaymışız diye düşündüm açıkcası. Sıkıcı, renksiz kitaplardan, son derece monoton bir anlatımla tarih “ezberletileceğine”, filmler, geziler, anlatımlar aracılığıyla “öğretilseydi”, belki bugün pek çok insan geçmişine daha sıkı sarılır, bir ulusu düşmandan kurtaran bu lidere ve yaptıklarına daha fazla sahip çıkardı.

Unutmadan, gezi esnasında bir bölümde Atatürk’ün gerçekte ebedi uykusunda olduğu mezarının ve mezarın bulunduğu odanın görüntüleri bir ekrandan biz ziyaretçilere gösteriliyor.

Bu arada özel bir bölüm olduğunu düşündüğüm,  Cumhuriyet Kulesi’nde Atatürk’ün yukarıda bahsettiğim balmumundan heykeli ile çalışma odasını, Bandırma Vapuru, Acar Motoru, Savarona ve Ertuğrul Yatları’nın maketlerini görebiliyorsunuz. Yine burada “Atatürk ve Çocuk” konulu iki panoda, Atatürk’ün çocuklara hitapları ve çocuklarla çekilmiş fotoğrafları yer alıyor. Çocuk gördüğünde yüzünde sıcacık bir gülümseme belirmiş hep.
Son olarak, Atatürk’ün çok sevdiği köpeklerinden Fox’da yine bu bölümde yer alıyor.

Hiç sıkılmadan dolaştık, ziyaretçi defterine O’nu ne kadar özlediğimizi yazdık ve yine o güzel Aslanlı Yol’dan yürüyerek Anıtkabir’den ayrıldık.

Çıkarken bu vatan kolay oluşmamış diye düşündüm. Kalbimin derinliklerinde hissettim. Şu an maalesef o emeğin hakkını veremiyoruz. Tüketiyoruz sadece.

Bu arada ziyarete gelen pek çok kişinin müze gezmeyi bilmediğine de şahit olduk. Ters taraftan gezmeye başlayanlarla burun buruna gelmemiz, bizi geçmek için sıkıştıranlar, üzerimizden sergilenenleri görmek isteyenler ve bu esnada çarpanlar,… Sakin sakin gezemiyorsunuz maalesef. Etrafınızı kollamanız gerekiyor.

Anıtkabir’i ve müzesini hiç değilse bilgisayarınızın başındayken dolaşmak isterseniz, sanal gezi sitesini tıklamanız yeterli: http://www.ankarasanalgezinti.com/anitkabir

Neyse efendim, sırada güzel Kapadokya var. Ankara-Kapadokya yolu üzerinde Tuz Gölü’ne mutlaka uğrayın… Tuzun üzerinde yürümek gerçekten enteresan bir his.

Kapadokya kaya formasyonları ile o kadar etkileyici bir yer ki…

Ben son gittiğimden bu yana oteller ve sıcak hava balonu firmalarında ciddi bir artış olmuş.  Biz, TekSer Turizm’den eski iş arkadaşım sevgili Nilay tarafından önerilen ve bir taş otel olan Kale Konak’ta kaldık.

Kapadokya’nın en yüksek tepesinde, Uçhisar Kalesi’nin hemen altında yer alıyor.

Sahibi Abdullah Bey yoktu ancak Emel Hanım ve ekibi bizi çok mutlu ettiler.

Kapadokya
Otelin ve odalarının taştan yapılmış olması küçücük bir çocuk için çok etkileyici. Daracık koridorlardan geçip, otelin farklı çıkış noktalarıyla bağlantılı taş merdivenleri keşfetmek sanki gizli dehlizlerden geçiyormuş hissi verdiği için Maya’nın çok hoşuna gitti.

Odamızda kızımız için ayrı bir bölüm olması ve bu bölüme minik taş bir koridordan gidilmesi, duvarda eski bir ahşap kapıyla gizlenmiş dolabın içerisinden çıkan minik ikramlar, otantik bir giysi dolabı ve resepsiyona ulaşmak için kullanacağımız eski model telefon odamıza aşık olmamızı sağlayan detaylardı.

Tatlı sohbet ve güleryüz de buna eklenince gelecek sefer de burada kalalım diye konuştuk. (Bir de biz söylemeden odaya yeterli miktarda havlu konmuştu. Son zamanlarda nerede kaldıysam üç kişi olduğumuzu bilmelerine rağmen iki set havlu koymaları garip geliyor – eski bir turizmci olunca daha bir batıyor sanırım.)

Kapadokya

Tek eleştirdiğimiz konu kahvaltısı oldu. Yerel tatların daha fazla seçeneklerle kullanıldığı, daha zengin bir kahvaltı kalanları çok daha mutlu edecektir diye düşündük.

Bizim bulunduğumuz bölgede sevgili Nilay’ın önerdiği diğer başarılı ve güzel oteller Taşkonaklar, Argos, Anatolian Houses ve Museum Hotel idi. Bizimle aynı zamanda orada bulunan arkadaşlarımız Argos Otel’de kaldılar ve oteli anlata anlata bitiremediler. Bir gece onlarla yediğimiz yemek esnasında oteli biz de görme fırsatını yakaladık. Gerçekten çok güzel bir mimarisi var.

Kapadokya’da ilk yapılması gereken balon gezisi aslında. Sabah 05:30 gibi çıkış noktanızda olacaksınız. Gün doğuşunu balonda seyredeceksiniz. O muhteşem balonun pervanelerle nasıl şişirildiğini,yere  indikten sonra nasıl da üzerinde zıplayarak havasını indirebileceğinizi görecek, yaşayacaksınız. Balon turunun sonunda yapılacak minik piknik esnasında şampanyanızı yudumlarken aklınızdaki tek şey: “Bir daha ne zaman?” olacak :)

Ama biz bu sefer Maya’dan dolayı balon turunu ertelemeye karar verdik. İçerisine girdiğiniz sepetlerin boyu kızımızın boyunu geçtiğinden etrafı görmekte çok zorlanacaktı. Birkaç sene sonra nasılsa tekrar geliriz diye düşünerek, etrafı karadan keşfetmeye başladık.

Gidecek yer çok.

Bizim sadece iki günümüz olduğundan seçmek zorundaydık.

Vardığımız gün Uçhisar Kalesi’ni gezdik. Kapadokya’nın en yüksek tepesine tırmanmak gerçekten heyecan verici. Kızıcık o kadar hoşlandı ki, ertesi gün tekrar tırmanmak istedi. En tepedeki Türk bayrağıyla resim çekmeniz şart :)

KapadokyaErtesi gün Göreme Açıkhava Müzesi’ne gittik. Burası temelde taşların içerisine yapılmış manastır ve minik kiliselerden oluşuyor. Eskiden bir misyoner okulu olarak hizmet veren bu müzede yemek alanları, ibadet yerleri var. Bol merdiven inip çıktığınız, kayaların içerisini keşfettiğiniz bir müze.

Bu arada şunu eklemeliyim, Müze Kart buralarda çok işe yarıyor. Önceden almakta fayda var. Ücreti 30 TL. 12 ay boyunca geçerli.

Ardından Özkonak Yeraltı Şehri’ne geçtik. Burası küçük bir yeraltı şehri olduğu için hoşumuza gitti. Hem içerisindeki tüneller bizleri heyecanladıracak nitelikte, hem de kısa sürede gezebiliyorsunuz.

Dar tünellerin sonunda odalara geliyorsunuz. Bu odalar da tabii çok büyük değil. Bizim ardımızdan yabancı bir turist grubu geldi. Oldukça kalabalıklardı. Bir süre sonra oda tıka basa insan doldu fakat durumdan habersiz kişiler daracık tünelden gelmeye devam ediyordu.

Bu arada turistlerden biri kendini iyi hissetmemeye başladı. Yukarıya seslenip gelişi durduran rehber, hanımın yukarı çıkmasını sağladı. Biz de dönüş yolumuzdaydık zaten. Onlarla birlikte çıktık dışarı. Sonrasında eşimle, güvenlik açısından her geçit öncesinde aşağıya iniş/çıkışları yetkili bir kişinin düzenlemesi gerekir diye düşündük. Aksi takdirde uzun ve daracık tünelin orta yerinde yukarıdan ve aşağıdan gelenlerle sıkıştırılıp kalmanız içten bile değil.

Günümüzü öneri üzerine Turasan’da tamamladık. Kapadokya şarabın ilk üretildiği yer. Dolayısıyla aslında çok gelişmiş olması gerekir, dünyaca tanınması beklenir. Fakat gerek yaklaşım, gerek ürün gamı bazında Turasan o noktada değil maalesef.

Akşamımız yine sevgili Nilay’ın önerisiyle Elai Restoran’da devam etti. Son derece şık, harika müzik çalan, kaliteli yemeklerin sunulduğu bir yer Elai. Uçhisar’da. Mekânın sahibinin de Maya isimli dört yaşında bir kızı varmış. Kapadokya’da büyüyen Maya, at biniyor, kışın bol bol kayak kayıyor, mahalledeki arkadaşlarıyla sokakta oyun oynuyormuş. Bilgisayar tanımıyor, televizyonla da arası yokmuş. Tam bir çocuk yani. “Ne güzel” dedim. Olması gereken bu aslında.

Ama iş eğitim faslına gelince İstanbul’a yollamaları gerekecekmiş. Bu bölgedeki eğitimi yeterli bulmuyor annesi.

Kapadokyaİkinci ve son günümüzde Ihlara Vadisi’ne gitmeyi uygun gördük. Vadi gerçekten çok ilginç. Çok eskiden Hasandağı’nın püskürttüğü lavlarla oluşan kaya yapısı, zamanla oluşan çatlaklar ve çökmeler ile Melendiz Çayı’nın da etkisiyle adeta ortadan ikiye bölünüyor.

Vadi 14 km. devam ediyor. Pek çok kilise, nefis bir doğa, ortasından geçen Melendiz Çayı,… Seyrederken nasıl yürüdüğünüzü anlamıyorsunuz. Ah bir de geri yukarı çıkmak olmasa…

Ihlara Vadisi’nde beni hayal kırıklığına uğratan iki konu oldu. Biri girişteki mangal kokuları yayan restoran ve bu restoranın bakımsız görüntüsü, diğeri ise girişte nedenini bilmediğim bir sebeple satılan çekirdekleri almış halk. Bir yandan dimdik merdivenleri iniyorlar, diğer yandan çıt çıtlıyorlar. O güzelim doğada yürüyorlar, yine çıt çıt sesleriyle. Üstelik çıtlattıklarını yere atarak!

Müze girişinde bu tarz gıdaların satılması bence yanlış. Belli ki nasıl yenilmesi gerektiğini bu halk bilmiyor, bilse de umursamıyor.

Ihlara Vadisi yolu üzerinde Derinkuyu Yeraltı Şehri var. Buraya da uğrayabilirsiniz.

Yine bir sonraki sefere ertelediğimiz yerler Paşabağ, Zelve ve Kızılvadi oldu.

Bir gezi böyle sonlandı. Sevgili Elif’in özel istekleri doğrultusunda ileride olabilecek ve sizlerin ilgisini çekebilecek gezileri buradan paylaşacağım. Bu konuda sitemizde konuklarımız da olacak. İlki yakın zamanda bizlerle…

Çeşme Taşhan Otel’in sahibi sevgili Funda Taboğlu tam bir gezgin. Çocuğu olmadığı için seyahatlerin “çocuksuz” hâllerini anlatacak bize ama bu da hepimize lazım değil mi? Nefes almak için…

5 Yorum
  1. Meral m
    31 Ekim 2012 | 11:17

    Ben cocukken ve de genc kizken pek çok şeyden anneme nasıl olsa izin vermez diye sormadan kendimi yoksun bıraktım. Ne yazık….halbuki anneciğimin dediği gibi bir kere şansımı deneseydim belki de istegim olabilirdi, netice de cevap şansı yüzde elli elli değil mıdır?. A ma haklisin bunun derin inde insanın kendisini koruması yatıyor. Hele su yüzyılda bu tutum çok geçersiz ve yanlış. Haydi Mayacim ve diğer cocuklar,İSTEyin, ne de olsa isteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara imiş.

  2. Eski Toprak
    1 Kasım 2012 | 16:30

    İşte budur!
    Gencecik anneyla baba kızlarının elinden tutmuş o
    her şeyimizi borçlu olduğumuz büyük insanı zıyaret
    etmişler. Bu, kızlarına verilmiş ne büyük bir vefa
    örneği, dersi…
    Tüm köklü ve saygın devletlerin ortak özelliği ülkeye hizmet edenleri unutmamak, onları saygıyla anmak ve bunu da çocuklarına böylece öğretmek.
    Bütün kalbimle tebrik ederim !

  3. Defne Ongun Müminoğlu
    1 Kasım 2012 | 16:35

    Mesajımızı bızdığımıza ne kadar verebildik bilmiyorum ama bu ziyaretleri tekrar tekrar yapmak önemli diye düşünüyorum ben de. Şu aşamada benim için önemli olan altı yaşında bir miniğin kendi kendine Anıtkabir’e gitmek istemesi :) Çok sevgiler :))

  4. ahu belgin
    14 Kasım 2012 | 01:45

    Ben Anitkabir kismina bayildim, tebrik ederim Maya’yi.Biz de gecen Cumhuriyet Bayraminda Selanik’teydik.O da cok etkili oldu cocuklarin uzerinde.Orayi da tavsiye ederim.

  5. Defne Ongun Müminoğlu
    14 Kasım 2012 | 08:19

    Haklısın Ahucum, Selanik’de güzel bir seçenek. Enka bu sene birkaç öğrencisini öğretmenleri ile 10 Kasım’da Selanik’e yolladı. Orada Atatürk’ün evi önündeki anma törenini bizler Enka odotoryumunda canlı izleme şansı bulduk. Hınca hınç insan doluydu. Çok etkileyiciydi gerçekten.

Yorumunuzu Yazın

Atatürk Nerede Yatıyor?

thb_anitkabir_30102012

“Anne, Atatürk nerede yatıyor?” diye sordu bızdığım. “Anıtkabir’de canım.” dedim gülümseyerek.

“Anıtkabir nerede?” diye devam etti o kocaman gözlerini bana dikip.

“Ankara’da Mayacığım. Yani başkentte.” dedim.

Nereye gelmek istediğini hissediyorum. O da benim gibi. Bir şey istediğinde dolaylı şekilde soruyor çoğu zaman. Yani verdiği mesajlarla karşısındakinin anlamasını bekliyor.
(Büyük hata! İstediğimi direkt söyleseydim hayat benim için daha kolay olurdu. İstemek sanki yanlış. “Hayır olmaz” denirse kırılacağım diye kendimi kollamak için dolanıp dururdum hedefin etrafında… İşte bu nedenler uzatıyorum ben de süreci. İstiyorum ki kendi istemeyi öğrensin – cevap ne olursa olsun.)

Vee sonunda beklenen soru geliyor:

“Anne, bir gün oraya gidebilir miyiz?”

“Bak bu çok iyi fikir. Gidelim tabii canım. En yakın okul tatilin bayramda. O zamana planlayabiliriz belki.”dedim heyecanla.

Fikir böyle çıktı. Ankara’ya gitmişken, çok sevdiğimiz Kapadokya’yı da Maya’ya göstermek istedik. Arabayla yolculuk bazen yorucu olsa da insana özgürlük imkânı tanıyor. O yüzden seviyoruz.

Bu seferki seyahatin şeklini kızımız belirledi. Bize sadece gerekli ayarlamaları yapmak kaldı.

Bizim yaptığımız bu dört gecelik seyahati sizler de rahatlıkla miniklerinizle yapabilirsiniz.

Ankara’da hem gidişte hem dönüşte birer gece kalarak yolumuzu da bölmüş olduk.

Öncelikle Anıtkabir’i anlatmak istiyorum:

Son gidişim herhalde üniversite yıllarındadır.

Arabalı girişte ruhsatınızı teslim ediyorsunuz. Arabanızı park ettikten sonra, güzel bahçesinden yürüyerek giriş bölümüne geliyorsunuz. Eğer yaya geldiyseniz yürüyeceğiniz yol daha uzun ama bir o kadar da güzel ve bakımlı.

İlk etapta Hürriyet ve İstiklal Kuleleri’nde yer alan sunumlarla Anıtkabir’in maketi üzerinden nerede neyin yer aldığını öğreniyorsunuz. Ayrıca Atatürk’ün ölümünü takiben Anıtkabir fikrinin nasıl oluştuğu, konumunun nasıl belirlendiği gibi bilgiler yine bu bölümde.

İsterseniz yanınıza rehber alabilirsiniz. Dinleyerek bilgi alabileceğiniz kulaklık sistemi tanıtılıyor ancak kiralamak istediğinizde verecek kimse bulamıyorsunuz. Herhalde henüz bu sisteme tam olarak geçilmemiş.

Biz kendi hızımızla hareket etmek istediğimizden rehber faslını geçtik.

Askerlerin duruşu, nöbet değişimi Maya’yı çok etkiledi. Uzun uzun onları seyrettik. “Nasıl böyle hiç kıpırdamadan duruyorlar?”, “Niye burada bu kadar çok asker var?”, “Askerler niye böyle yürüyorlar?”,… ve daha pek çok soru.

Aslanlı Yol sizi Anıtkabir Mozole’sine götürüyor. Mozole girişi çok ihtişamlı. İnsanın tüyleri diken diken oluyor.  İçeriye girmeden Anıtkabir için özel olarak, Amerika’da yaşayan Türk asıllı Amerikan vatandaşı Nazmi Cemal tarafından kendi fabrikasında yaptırılmış bayrak direğine doğru yürüdük.  33,53 metre yüksekliğinde ve tek parçadan oluşan bu direk, Anıtkabir’e 1946 yılında hediye edilmiş.

İçeride Ata’ya saygımızı sunarken Maya’ya Atatürk’ün aslında bu mozolenin altında başka bir mezarda bulunduğunu açıklama ihtiyacı duyduk.  Ancak oraya bizlerin girmesinin mümkün olmadığını da ekledik.

Mustafa Kemal Atatürk’e fiziken en yakın olabileceğimiz bu yerde insan duygulanıyor. İster istemez gözleriniz doluyor.

Bir sonraki durağımız müze bölümü.  Müzede Atatürk’ün özel eşyaları, çalışma odası, kitaplığı, balmumundan bir heykeli yer aldığı gibi, Kurtuluş Savaşı’nın canlandırılması var. Farklı cephelerde nasıl savaşıldığı, stratejilerin nasıl belirlendiği, gerek resimlerle, gerek maketlerle, gerekse mankenler, mermiler, toplar kullanılıp ses efektlerinin yardımıyla insana gerçekten yaşatılıyor.

Son bölümde reformlar anlatılıyor. Bol resim, o zaman kullanılan çeşitli nesneler, bol bilgi. Çok başarılı buldum bu bölümü de.

Keşke tarih derslerini böyle okusaymışız diye düşündüm açıkcası. Sıkıcı, renksiz kitaplardan, son derece monoton bir anlatımla tarih “ezberletileceğine”, filmler, geziler, anlatımlar aracılığıyla “öğretilseydi”, belki bugün pek çok insan geçmişine daha sıkı sarılır, bir ulusu düşmandan kurtaran bu lidere ve yaptıklarına daha fazla sahip çıkardı.

Unutmadan, gezi esnasında bir bölümde Atatürk’ün gerçekte ebedi uykusunda olduğu mezarının ve mezarın bulunduğu odanın görüntüleri bir ekrandan biz ziyaretçilere gösteriliyor.

Bu arada özel bir bölüm olduğunu düşündüğüm,  Cumhuriyet Kulesi’nde Atatürk’ün yukarıda bahsettiğim balmumundan heykeli ile çalışma odasını, Bandırma Vapuru, Acar Motoru, Savarona ve Ertuğrul Yatları’nın maketlerini görebiliyorsunuz. Yine burada “Atatürk ve Çocuk” konulu iki panoda, Atatürk’ün çocuklara hitapları ve çocuklarla çekilmiş fotoğrafları yer alıyor. Çocuk gördüğünde yüzünde sıcacık bir gülümseme belirmiş hep.
Son olarak, Atatürk’ün çok sevdiği köpeklerinden Fox’da yine bu bölümde yer alıyor.

Hiç sıkılmadan dolaştık, ziyaretçi defterine O’nu ne kadar özlediğimizi yazdık ve yine o güzel Aslanlı Yol’dan yürüyerek Anıtkabir’den ayrıldık.

Çıkarken bu vatan kolay oluşmamış diye düşündüm. Kalbimin derinliklerinde hissettim. Şu an maalesef o emeğin hakkını veremiyoruz. Tüketiyoruz sadece.

Bu arada ziyarete gelen pek çok kişinin müze gezmeyi bilmediğine de şahit olduk. Ters taraftan gezmeye başlayanlarla burun buruna gelmemiz, bizi geçmek için sıkıştıranlar, üzerimizden sergilenenleri görmek isteyenler ve bu esnada çarpanlar,… Sakin sakin gezemiyorsunuz maalesef. Etrafınızı kollamanız gerekiyor.

Anıtkabir’i ve müzesini hiç değilse bilgisayarınızın başındayken dolaşmak isterseniz, sanal gezi sitesini tıklamanız yeterli: http://www.ankarasanalgezinti.com/anitkabir

Neyse efendim, sırada güzel Kapadokya var. Ankara-Kapadokya yolu üzerinde Tuz Gölü’ne mutlaka uğrayın… Tuzun üzerinde yürümek gerçekten enteresan bir his.

Kapadokya kaya formasyonları ile o kadar etkileyici bir yer ki…

Ben son gittiğimden bu yana oteller ve sıcak hava balonu firmalarında ciddi bir artış olmuş.  Biz, TekSer Turizm’den eski iş arkadaşım sevgili Nilay tarafından önerilen ve bir taş otel olan Kale Konak’ta kaldık.

Kapadokya’nın en yüksek tepesinde, Uçhisar Kalesi’nin hemen altında yer alıyor.

Sahibi Abdullah Bey yoktu ancak Emel Hanım ve ekibi bizi çok mutlu ettiler.

Kapadokya
Otelin ve odalarının taştan yapılmış olması küçücük bir çocuk için çok etkileyici. Daracık koridorlardan geçip, otelin farklı çıkış noktalarıyla bağlantılı taş merdivenleri keşfetmek sanki gizli dehlizlerden geçiyormuş hissi verdiği için Maya’nın çok hoşuna gitti.

Odamızda kızımız için ayrı bir bölüm olması ve bu bölüme minik taş bir koridordan gidilmesi, duvarda eski bir ahşap kapıyla gizlenmiş dolabın içerisinden çıkan minik ikramlar, otantik bir giysi dolabı ve resepsiyona ulaşmak için kullanacağımız eski model telefon odamıza aşık olmamızı sağlayan detaylardı.

Tatlı sohbet ve güleryüz de buna eklenince gelecek sefer de burada kalalım diye konuştuk. (Bir de biz söylemeden odaya yeterli miktarda havlu konmuştu. Son zamanlarda nerede kaldıysam üç kişi olduğumuzu bilmelerine rağmen iki set havlu koymaları garip geliyor – eski bir turizmci olunca daha bir batıyor sanırım.)

Kapadokya

Tek eleştirdiğimiz konu kahvaltısı oldu. Yerel tatların daha fazla seçeneklerle kullanıldığı, daha zengin bir kahvaltı kalanları çok daha mutlu edecektir diye düşündük.

Bizim bulunduğumuz bölgede sevgili Nilay’ın önerdiği diğer başarılı ve güzel oteller Taşkonaklar, Argos, Anatolian Houses ve Museum Hotel idi. Bizimle aynı zamanda orada bulunan arkadaşlarımız Argos Otel’de kaldılar ve oteli anlata anlata bitiremediler. Bir gece onlarla yediğimiz yemek esnasında oteli biz de görme fırsatını yakaladık. Gerçekten çok güzel bir mimarisi var.

Kapadokya’da ilk yapılması gereken balon gezisi aslında. Sabah 05:30 gibi çıkış noktanızda olacaksınız. Gün doğuşunu balonda seyredeceksiniz. O muhteşem balonun pervanelerle nasıl şişirildiğini,yere  indikten sonra nasıl da üzerinde zıplayarak havasını indirebileceğinizi görecek, yaşayacaksınız. Balon turunun sonunda yapılacak minik piknik esnasında şampanyanızı yudumlarken aklınızdaki tek şey: “Bir daha ne zaman?” olacak :)

Ama biz bu sefer Maya’dan dolayı balon turunu ertelemeye karar verdik. İçerisine girdiğiniz sepetlerin boyu kızımızın boyunu geçtiğinden etrafı görmekte çok zorlanacaktı. Birkaç sene sonra nasılsa tekrar geliriz diye düşünerek, etrafı karadan keşfetmeye başladık.

Gidecek yer çok.

Bizim sadece iki günümüz olduğundan seçmek zorundaydık.

Vardığımız gün Uçhisar Kalesi’ni gezdik. Kapadokya’nın en yüksek tepesine tırmanmak gerçekten heyecan verici. Kızıcık o kadar hoşlandı ki, ertesi gün tekrar tırmanmak istedi. En tepedeki Türk bayrağıyla resim çekmeniz şart :)

KapadokyaErtesi gün Göreme Açıkhava Müzesi’ne gittik. Burası temelde taşların içerisine yapılmış manastır ve minik kiliselerden oluşuyor. Eskiden bir misyoner okulu olarak hizmet veren bu müzede yemek alanları, ibadet yerleri var. Bol merdiven inip çıktığınız, kayaların içerisini keşfettiğiniz bir müze.

Bu arada şunu eklemeliyim, Müze Kart buralarda çok işe yarıyor. Önceden almakta fayda var. Ücreti 30 TL. 12 ay boyunca geçerli.

Ardından Özkonak Yeraltı Şehri’ne geçtik. Burası küçük bir yeraltı şehri olduğu için hoşumuza gitti. Hem içerisindeki tüneller bizleri heyecanladıracak nitelikte, hem de kısa sürede gezebiliyorsunuz.

Dar tünellerin sonunda odalara geliyorsunuz. Bu odalar da tabii çok büyük değil. Bizim ardımızdan yabancı bir turist grubu geldi. Oldukça kalabalıklardı. Bir süre sonra oda tıka basa insan doldu fakat durumdan habersiz kişiler daracık tünelden gelmeye devam ediyordu.

Bu arada turistlerden biri kendini iyi hissetmemeye başladı. Yukarıya seslenip gelişi durduran rehber, hanımın yukarı çıkmasını sağladı. Biz de dönüş yolumuzdaydık zaten. Onlarla birlikte çıktık dışarı. Sonrasında eşimle, güvenlik açısından her geçit öncesinde aşağıya iniş/çıkışları yetkili bir kişinin düzenlemesi gerekir diye düşündük. Aksi takdirde uzun ve daracık tünelin orta yerinde yukarıdan ve aşağıdan gelenlerle sıkıştırılıp kalmanız içten bile değil.

Günümüzü öneri üzerine Turasan’da tamamladık. Kapadokya şarabın ilk üretildiği yer. Dolayısıyla aslında çok gelişmiş olması gerekir, dünyaca tanınması beklenir. Fakat gerek yaklaşım, gerek ürün gamı bazında Turasan o noktada değil maalesef.

Akşamımız yine sevgili Nilay’ın önerisiyle Elai Restoran’da devam etti. Son derece şık, harika müzik çalan, kaliteli yemeklerin sunulduğu bir yer Elai. Uçhisar’da. Mekânın sahibinin de Maya isimli dört yaşında bir kızı varmış. Kapadokya’da büyüyen Maya, at biniyor, kışın bol bol kayak kayıyor, mahalledeki arkadaşlarıyla sokakta oyun oynuyormuş. Bilgisayar tanımıyor, televizyonla da arası yokmuş. Tam bir çocuk yani. “Ne güzel” dedim. Olması gereken bu aslında.

Ama iş eğitim faslına gelince İstanbul’a yollamaları gerekecekmiş. Bu bölgedeki eğitimi yeterli bulmuyor annesi.

Kapadokyaİkinci ve son günümüzde Ihlara Vadisi’ne gitmeyi uygun gördük. Vadi gerçekten çok ilginç. Çok eskiden Hasandağı’nın püskürttüğü lavlarla oluşan kaya yapısı, zamanla oluşan çatlaklar ve çökmeler ile Melendiz Çayı’nın da etkisiyle adeta ortadan ikiye bölünüyor.

Vadi 14 km. devam ediyor. Pek çok kilise, nefis bir doğa, ortasından geçen Melendiz Çayı,… Seyrederken nasıl yürüdüğünüzü anlamıyorsunuz. Ah bir de geri yukarı çıkmak olmasa…

Ihlara Vadisi’nde beni hayal kırıklığına uğratan iki konu oldu. Biri girişteki mangal kokuları yayan restoran ve bu restoranın bakımsız görüntüsü, diğeri ise girişte nedenini bilmediğim bir sebeple satılan çekirdekleri almış halk. Bir yandan dimdik merdivenleri iniyorlar, diğer yandan çıt çıtlıyorlar. O güzelim doğada yürüyorlar, yine çıt çıt sesleriyle. Üstelik çıtlattıklarını yere atarak!

Müze girişinde bu tarz gıdaların satılması bence yanlış. Belli ki nasıl yenilmesi gerektiğini bu halk bilmiyor, bilse de umursamıyor.

Ihlara Vadisi yolu üzerinde Derinkuyu Yeraltı Şehri var. Buraya da uğrayabilirsiniz.

Yine bir sonraki sefere ertelediğimiz yerler Paşabağ, Zelve ve Kızılvadi oldu.

Bir gezi böyle sonlandı. Sevgili Elif’in özel istekleri doğrultusunda ileride olabilecek ve sizlerin ilgisini çekebilecek gezileri buradan paylaşacağım. Bu konuda sitemizde konuklarımız da olacak. İlki yakın zamanda bizlerle…

Çeşme Taşhan Otel’in sahibi sevgili Funda Taboğlu tam bir gezgin. Çocuğu olmadığı için seyahatlerin “çocuksuz” hâllerini anlatacak bize ama bu da hepimize lazım değil mi? Nefes almak için…

5 Yorum
  1. Meral m
    31 Ekim 2012 | 11:17

    Ben cocukken ve de genc kizken pek çok şeyden anneme nasıl olsa izin vermez diye sormadan kendimi yoksun bıraktım. Ne yazık….halbuki anneciğimin dediği gibi bir kere şansımı deneseydim belki de istegim olabilirdi, netice de cevap şansı yüzde elli elli değil mıdır?. A ma haklisin bunun derin inde insanın kendisini koruması yatıyor. Hele su yüzyılda bu tutum çok geçersiz ve yanlış. Haydi Mayacim ve diğer cocuklar,İSTEyin, ne de olsa isteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara imiş.

  2. Eski Toprak
    1 Kasım 2012 | 16:30

    İşte budur!
    Gencecik anneyla baba kızlarının elinden tutmuş o
    her şeyimizi borçlu olduğumuz büyük insanı zıyaret
    etmişler. Bu, kızlarına verilmiş ne büyük bir vefa
    örneği, dersi…
    Tüm köklü ve saygın devletlerin ortak özelliği ülkeye hizmet edenleri unutmamak, onları saygıyla anmak ve bunu da çocuklarına böylece öğretmek.
    Bütün kalbimle tebrik ederim !

  3. Defne Ongun Müminoğlu
    1 Kasım 2012 | 16:35

    Mesajımızı bızdığımıza ne kadar verebildik bilmiyorum ama bu ziyaretleri tekrar tekrar yapmak önemli diye düşünüyorum ben de. Şu aşamada benim için önemli olan altı yaşında bir miniğin kendi kendine Anıtkabir’e gitmek istemesi :) Çok sevgiler :))

  4. ahu belgin
    14 Kasım 2012 | 01:45

    Ben Anitkabir kismina bayildim, tebrik ederim Maya’yi.Biz de gecen Cumhuriyet Bayraminda Selanik’teydik.O da cok etkili oldu cocuklarin uzerinde.Orayi da tavsiye ederim.

  5. Defne Ongun Müminoğlu
    14 Kasım 2012 | 08:19

    Haklısın Ahucum, Selanik’de güzel bir seçenek. Enka bu sene birkaç öğrencisini öğretmenleri ile 10 Kasım’da Selanik’e yolladı. Orada Atatürk’ün evi önündeki anma törenini bizler Enka odotoryumunda canlı izleme şansı bulduk. Hınca hınç insan doluydu. Çok etkileyiciydi gerçekten.

Yorumunuzu Yazın