Ba-ba!

“Baba” kelimesi ne kadar güçlü bir kelime hiç farkettiniz mi?

Beş dakika yaptığınıza ara verip babanızı gözünüzün önüne getirin. Onunla ilgili ilk aklınıza gelenleri bir kağıda not edin. Nasıl bir liste belirdi karşınızda?

Aynı listeyi anneniz için yapsaydınız belki çok daha farklı kelimeler seçecektiniz. Değil mi?

Benim listemde en başta güç, güven, saygı, çekince, ciddiyet, kültür, sorumlululuk, planlı olma, dürüst olma, aile, klasik müzik, kovboy kitapları(!), köpek sevgisi ve eğitim becerisi, toprak, bitkiler, meyveler, doğa, şarap bilgisi, gelişim, araba ve uzun yol,… gibi kelimeler sıralanıyor. Düşünsem başka sıfatlar da bulabilirim.

Çok kuvvetli bir kişilik benim babam. Sadece bir bakışıyla bizi hizaya sokan, öte yandan da tüm hayatı ailesinin mutluluğuna odaklanmış, evine ve eşine düşkün bir insan. Biz “sen” diye hitap etmezdik babamıza. Gerçi ailemizde tüm büyüklere “siz” denirdi. Annem anneanneme, dedeme; biz anneanneme, anneme, dedeme, babama,… “Siz” kelimesi şu dönemde fazla resmi kalsa da, o zamanlar saygı ve sevgiyi bir arada hissedebildiğiniz bir sözcüktü. Ya da biz öylesine alıştık.

Babalarımızı kuvvetli görmeyi kanıksadığımız için onların da arada kararsızlıklar yaşadığını, mutsuz olabildiklerini, üzülebildiklerini hatta bizim yüzümüzden sıkıntı yaşayabileceklerini pek düşünemeyiz.

Birkaç sene önce katıldığım bir seminerde yakınlarınızın en korunmasız halini, yani çocukluk hallerini kafamızda canlandırmamız istenmişti. Fondaki yumuşak müzik eşliğinde gözlerimizi kapatıp, babamızı küçültüp, çocuk yapıp, sonra bizimle konuştuğunu hayal etmiştik. Bunu yaparken de onu nasıl gördüğünüz, onun size ne dediği ya da sizin ona ne söylemek istediğiniz gibi detaylara odaklanmamız bekleniyordu. Çoğu kişi bu hayal esnasında ağlamıştı.

Şu an bunu okuduğunuzda “Ne bu saçmalık?!” diyor olabilirsiniz. Fakat o an tüm hisler gerçekti. Seminer sonrasında ben neden bu kadar hassaslaşıldığını merak ettim. Sanırım sebebi kuvvetli görmeye alıştığımız ve pek çok aşamada yargıladığımız, şikayetçi olduğumuz, bizi zorlayan o varlığın aslında duyguları olan, zamanında bizim gibi çocukluk dönemini geçirmiş, hataları olabilen ve göründüğünün aksine yakınları olmadan kolu kanadı kırık olabilecek bir kişi olduğunu birdenbire idrak ediyor olmamızdı.

40 yaşıma yaklaştığım şu son senelerde, özellikle de ben anne, sevgili eşim baba olduktan sonra, duruma onların gözüyle daha bir bakabiliyorum. Maya’nın babasına bakışından hissettiği hayranlık ve güven duygularını görebiliyorum.

Babalarımızın bizlerle oynamaya pek vakitleri olmadı. Onların zamanında çalışan baba, evi çekip çeviren anne oldu çoğunlukla. Sosyal anlamda böyle bir aile yapısı oluşmuştu ve destekleniyordu. Evi geçindirmek, çocuk okutmak, masrafları karşılamak, aileyi kollamak, korumak sorumluluklarını tam olarak yerine getirirken çocuklarla oyun oynamak bir öncelik olamıyordu.  O zamanın Türkiyesinde ciddi baba olmak doğalıydı. Sıcaklığı anne versin, baba görevleri yerine getirsin. Bu kadar net.

O dönemin şart ve inanışlarından kaynaklanan “baba-çocuk” mesafesi maalesef çocuk çok büyüdüğü, olgunlaştığı, hatta bazı durumlarda kendi de ebeveyn olduğu, aynı dönemde babanın da sorumluluklardan kurtulup, nefes almaya ve sevgisini aktarabilecek, ifade edebilecek ruh haline ulaştığı noktada kapanıyor.

Ben ise 21 yaşımı doldurduğum gün babamdan aldığım o harika mektup ile onun duygusal yönünü keşfettim. Bu mektupta babam bundan sonra bir yetişkin olduğumu, artık hayattaki tüm sorumlulukların bana ait olduğunu, yine de ne zaman istersem benim yanımda olacağını belirtmişti. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, 21 yaşına kadar ailemin koruması ve yönlendirmesi ile birikimim oluşmuştu. Bundan sonra artık kendi kararlarımı sorgusuz sualsiz ben verecektim. Babamın bana güveni tamdı.

Ve gerçekten de böyle oldu. Ne zaman ihtiyacım olsa babam orada. Sorgusuz sualsiz, yargılamadan.  

Gözlerinde bana olan sevgisini ve güvenini net olarak görebiliyorum. O bana güveniyor, ben de ona. Sanki aynı noktadayız artık.

Ve ben, bu yaşımda kızıcığıma babamın bana aşıladığı değerleri aktarabilmeyi umuyorum sadece. Kuvvetli, adil, dürüst ve daha pek çok eşi bulunmaz vasıfları dedesinden, babasından ve tabii ki benden görerek büyümesini diliyorum. Biz de onu zamanı geldiğinde serbest bırakacağız ve kararlarına güveneceğiz.

Mayacık ise – onu yetiştirme, eğitme derdi olmadan - onunla rahatça oyun oynayabilen dedesinin tadını çıkartmakla meşgul :)

İyi ki doğdunuz babacığım. Nice mutlu yaşlara!

4 Yorum
  1. ANNE MÜDÜRÜ
    27 Eylül 2010 | 11:45

    sevgili defne,
    postu sonuna kadar okudum.. ben de babamı düşündüm ve sonra yazmaktan vazgeçtim:(
    babanla, tüm sevdiklerinle sağlıkla uzun yıllar dilerim..
    sevgiler,

  2. Defne
    27 Eylül 2010 | 23:33

    Çok teşekkür ederim. Hem yazıyı beğendiğin, hem de güzel dileklerin için… :)

  3. nihalasli
    30 Eylül 2010 | 05:26

    Ne guzel bir konu bu!En hassas oldugum insan, modelim, kalbimin en kırmızı tarafi..Cok seviyorum babami geceleri nefesini kontrol edecek kadar.
    Ne guzel anlatmissiniz babanizi..
    Yeni bir bloggerim sizi takip etmek guzel olacak.

  4. Defne
    30 Eylül 2010 | 12:06

    Blog dünyasına hoşgeldiniz :) Babalarımız ne kadar kıymetliler değil mi? Size sevgili babanızla daha nice mutlu, sağlıklı yıllar diliyorum. Çok sevgiler :)

Yorumunuzu Yazın

Ba-ba!

“Baba” kelimesi ne kadar güçlü bir kelime hiç farkettiniz mi?

Beş dakika yaptığınıza ara verip babanızı gözünüzün önüne getirin. Onunla ilgili ilk aklınıza gelenleri bir kağıda not edin. Nasıl bir liste belirdi karşınızda?

Aynı listeyi anneniz için yapsaydınız belki çok daha farklı kelimeler seçecektiniz. Değil mi?

Benim listemde en başta güç, güven, saygı, çekince, ciddiyet, kültür, sorumlululuk, planlı olma, dürüst olma, aile, klasik müzik, kovboy kitapları(!), köpek sevgisi ve eğitim becerisi, toprak, bitkiler, meyveler, doğa, şarap bilgisi, gelişim, araba ve uzun yol,… gibi kelimeler sıralanıyor. Düşünsem başka sıfatlar da bulabilirim.

Çok kuvvetli bir kişilik benim babam. Sadece bir bakışıyla bizi hizaya sokan, öte yandan da tüm hayatı ailesinin mutluluğuna odaklanmış, evine ve eşine düşkün bir insan. Biz “sen” diye hitap etmezdik babamıza. Gerçi ailemizde tüm büyüklere “siz” denirdi. Annem anneanneme, dedeme; biz anneanneme, anneme, dedeme, babama,… “Siz” kelimesi şu dönemde fazla resmi kalsa da, o zamanlar saygı ve sevgiyi bir arada hissedebildiğiniz bir sözcüktü. Ya da biz öylesine alıştık.

Babalarımızı kuvvetli görmeyi kanıksadığımız için onların da arada kararsızlıklar yaşadığını, mutsuz olabildiklerini, üzülebildiklerini hatta bizim yüzümüzden sıkıntı yaşayabileceklerini pek düşünemeyiz.

Birkaç sene önce katıldığım bir seminerde yakınlarınızın en korunmasız halini, yani çocukluk hallerini kafamızda canlandırmamız istenmişti. Fondaki yumuşak müzik eşliğinde gözlerimizi kapatıp, babamızı küçültüp, çocuk yapıp, sonra bizimle konuştuğunu hayal etmiştik. Bunu yaparken de onu nasıl gördüğünüz, onun size ne dediği ya da sizin ona ne söylemek istediğiniz gibi detaylara odaklanmamız bekleniyordu. Çoğu kişi bu hayal esnasında ağlamıştı.

Şu an bunu okuduğunuzda “Ne bu saçmalık?!” diyor olabilirsiniz. Fakat o an tüm hisler gerçekti. Seminer sonrasında ben neden bu kadar hassaslaşıldığını merak ettim. Sanırım sebebi kuvvetli görmeye alıştığımız ve pek çok aşamada yargıladığımız, şikayetçi olduğumuz, bizi zorlayan o varlığın aslında duyguları olan, zamanında bizim gibi çocukluk dönemini geçirmiş, hataları olabilen ve göründüğünün aksine yakınları olmadan kolu kanadı kırık olabilecek bir kişi olduğunu birdenbire idrak ediyor olmamızdı.

40 yaşıma yaklaştığım şu son senelerde, özellikle de ben anne, sevgili eşim baba olduktan sonra, duruma onların gözüyle daha bir bakabiliyorum. Maya’nın babasına bakışından hissettiği hayranlık ve güven duygularını görebiliyorum.

Babalarımızın bizlerle oynamaya pek vakitleri olmadı. Onların zamanında çalışan baba, evi çekip çeviren anne oldu çoğunlukla. Sosyal anlamda böyle bir aile yapısı oluşmuştu ve destekleniyordu. Evi geçindirmek, çocuk okutmak, masrafları karşılamak, aileyi kollamak, korumak sorumluluklarını tam olarak yerine getirirken çocuklarla oyun oynamak bir öncelik olamıyordu.  O zamanın Türkiyesinde ciddi baba olmak doğalıydı. Sıcaklığı anne versin, baba görevleri yerine getirsin. Bu kadar net.

O dönemin şart ve inanışlarından kaynaklanan “baba-çocuk” mesafesi maalesef çocuk çok büyüdüğü, olgunlaştığı, hatta bazı durumlarda kendi de ebeveyn olduğu, aynı dönemde babanın da sorumluluklardan kurtulup, nefes almaya ve sevgisini aktarabilecek, ifade edebilecek ruh haline ulaştığı noktada kapanıyor.

Ben ise 21 yaşımı doldurduğum gün babamdan aldığım o harika mektup ile onun duygusal yönünü keşfettim. Bu mektupta babam bundan sonra bir yetişkin olduğumu, artık hayattaki tüm sorumlulukların bana ait olduğunu, yine de ne zaman istersem benim yanımda olacağını belirtmişti. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, 21 yaşına kadar ailemin koruması ve yönlendirmesi ile birikimim oluşmuştu. Bundan sonra artık kendi kararlarımı sorgusuz sualsiz ben verecektim. Babamın bana güveni tamdı.

Ve gerçekten de böyle oldu. Ne zaman ihtiyacım olsa babam orada. Sorgusuz sualsiz, yargılamadan.  

Gözlerinde bana olan sevgisini ve güvenini net olarak görebiliyorum. O bana güveniyor, ben de ona. Sanki aynı noktadayız artık.

Ve ben, bu yaşımda kızıcığıma babamın bana aşıladığı değerleri aktarabilmeyi umuyorum sadece. Kuvvetli, adil, dürüst ve daha pek çok eşi bulunmaz vasıfları dedesinden, babasından ve tabii ki benden görerek büyümesini diliyorum. Biz de onu zamanı geldiğinde serbest bırakacağız ve kararlarına güveneceğiz.

Mayacık ise – onu yetiştirme, eğitme derdi olmadan - onunla rahatça oyun oynayabilen dedesinin tadını çıkartmakla meşgul :)

İyi ki doğdunuz babacığım. Nice mutlu yaşlara!

4 Yorum
  1. ANNE MÜDÜRÜ
    27 Eylül 2010 | 11:45

    sevgili defne,
    postu sonuna kadar okudum.. ben de babamı düşündüm ve sonra yazmaktan vazgeçtim:(
    babanla, tüm sevdiklerinle sağlıkla uzun yıllar dilerim..
    sevgiler,

  2. Defne
    27 Eylül 2010 | 23:33

    Çok teşekkür ederim. Hem yazıyı beğendiğin, hem de güzel dileklerin için… :)

  3. nihalasli
    30 Eylül 2010 | 05:26

    Ne guzel bir konu bu!En hassas oldugum insan, modelim, kalbimin en kırmızı tarafi..Cok seviyorum babami geceleri nefesini kontrol edecek kadar.
    Ne guzel anlatmissiniz babanizi..
    Yeni bir bloggerim sizi takip etmek guzel olacak.

  4. Defne
    30 Eylül 2010 | 12:06

    Blog dünyasına hoşgeldiniz :) Babalarımız ne kadar kıymetliler değil mi? Size sevgili babanızla daha nice mutlu, sağlıklı yıllar diliyorum. Çok sevgiler :)

Yorumunuzu Yazın