Bızdıkların Gözüyle Dünya

Okuldan her hafta farklı çalışmalar eve yollanıyor. İçlerinde resimler var, farklı sanatsal faaliyetler var, neler var neler. Hiç birini atmaya kıyamadığım için yakında daha büyük bir eve taşınmamız gerekecek diye korkuyorum!

Son gelen resimlerden biriydi. Ben baktığımda renkli çizgiler görüyorum sadece. Halbuki o resim yarasaların resmiymiş. Hem de hepsi uçuyormuş!

Bu “modern sanat eserlerinin” daha çok, minik olan bir çocuğun henüz gelişmekte olan çizim becerisiyle alakalı olduğu düşünülebilir tabii. Doğrudur da. Ancak farklı bir açıdan düşünürsek, hayalinde yarattığı çizimi yapmış bir sanatçı da görebiliriz.

Öyle çok kalıplar var ki hayatta. Aslında her şeyi kalıplar içerisinde yaşıyoruz. Bu kalıplardan biraz uzaklaşmak için çırpınanı da “eksantrik”, “cins” ya da “uçuk” olarak damgalıyoruz. Neden? Çoğu zaman sadece alışılmışın dışında olduğu için aslında. Hoşumuza gitmiyor. Bize göre “farklı” olanı,”aykırı” olanı itme içgüdümüz var.

Çocuklarımızla ilişkilerimizde de böyle aslında. Bugün çok değer verdiğim arkadaşım Aslı ile sohbet ederken (kendisi yakın zamanda 0 km.bızdıklar‘a konuk yazar olarak katılacak. Aslıcım bak buradan duyurdum, kaçış yok artık…), zamanında bizlere yapıldığı gibi (bakın yine suçu anne-babalara atıp, işin içinden çıktım :)), çocuklarımıza otomatikman yapılması gerekenleri dikte ettiğimizden bahsediyorduk. Buna engel olmanın ne kadar zor olduğunu konuştuk.

Benim çocukluğumda anne-babalar öyle sabredip çocuk keşfetsin demezlerdi. Küt diye söylerlerdi çocuğa yapması gerekeni, çocuk da yapardı. Konu kapanırdı.

Fazla sorgulayan çocuk hiç hoşa gitmez, sürekli “niye?”, “neden?” diyene de en sabırlısı bile ancak bir, bilemediniz iki defa açıklama yapar, üçüncüsünde “öyle işte canım aaaaaa” derdi. Çocuk da ne yapsın, sorularına son vermek zorunda kalırdı.

Yabancı, özellikle Amerikalı ailelerin çocuklarının girdikleri her ortamda ne kadar rahat soru sorduklarını, ne kadar rahat fikirlerini beyan ettiklerini beğeniyle gözlemlediğimi hatırlıyorum.

Şimdiki anne ve babalar da, her ne kadar öyle görmedilerse de, biraz biraz çocuğa bu güveni kazandırmak için, kendilerini tutmaya çalışıyorlar. Ancak zor tabii. Biz böyle yetişmedik ki. Bazı şeyler otomatik olarak ağzımızdan çıkıyor, bızdığımızın kendi alması gereken kararlara müdahale ederken buluyoruz kendimizi.

Çok geniş bir çerçevede olabiliyor bu. Daha küçük yaşlarda okulda arkadaşıyla bir tartışmaya girdiğinde, onların çözüme ulaşmasını beklemek yerine, sabredemiyor ve atlıyoruz hemen. Çözümü biz onlara sunuyoruz ve ısrarcı da oluyoruz:

“Ahmet o araba benim!”

“Hayır ben oynicam onunla!”

“HAYIR! İSTEMİYORUM OYNAMANI!”

Giderek yükselen ses tonu, kısa zaman sonra ağlamaklıya dönüyor, iş fiziksel olmaya başlıyor veeeeeeeee anneler müdahale ediyor:

“Ahmet yapma yavrum. Ver o arabayı Mete’ye.” diyor Ahmet’in annesi.

“Metecim neden böyle yapıyorsun? Biraz da Ahmet oynasın arabayla” diye atılıyor Mete’nin annesi.

Anneler çocuklarını fedakarlık yapamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Her iki taraf da çok kibar ve aynı kibarlığı çocuklarının da göstermesini istiyor. Mümkün mü? Henüz değil. Ama bizler kendimizi tutamayıp çocuğumuza yapması gerekeni söylüyor ve yapana kadar da peşini bırakmıyoruz.

Daha büyük yaşlara gelindiğinde ise, bu sefer daha önemli kararlar almaya çalışan çocuğumuza, olması gerekeni göstermek bizler için kaçınılmaz oluyor. Ve sonuçta ne oluyor biliyor musunuz? Bebeklikten ergenliğe kadar pek çok konuda anne veya babasından ne yapması gerektiğini duyan çocuk, ileriki yaşamında sorun çözemiyor, tökezliyor, şaşırıyor.

Koskoca insanları görürsünüz, iş sahibidir, yöneticidir. Ancak pek çok konuda hâlâ annesine ya da babasına danışmadan karar alamaz. Onları hayatının orta yerine koyar, vazgeçemez. Ne kadar sağlıklı?

Bizler hayatın renklerini belirledik. Bu yelpaze dışına çıkmıyoruz. Halbuki bir çocuğun hayatına baktığınızda herşey yepyeni. Hepsi değişik, hepsi bir keşif.

Etrafımda olan biten ile ilgili farkındalığım kızım sayesinde inanılmaz arttı. Adeta gökkuşağının dışına çıktı renk yelpazem.

Son zamanlarda okuduğum kitaplardan biri “Daddy Needs a Drink” , ebeveyn olmayı bir babanın gözünden anlatıyordu.

Burada özellikle bir bölüm çok hoşuma gitti. Yazar olan babaların, çocuk sahibi olduktan sonra işlerinin nasıl geliştiğinden bahsediyordu. Çünkü kanıksadıkları pek çok konuya şimdi çocuklarının gözlerinden tekrar bakıyor ve tekrar analiz ediyorlardı. Bu da kariyerleri açısından inanılmaz bir artı değer katıyordu.
Kapaktaki viski bardağının da düşünce gücüne katkısı olduğu söyleniyor ama bilemem… :)

Sadece yazar olanlar için değil, aslında hepimiz için bir çocuğun gözüyle dünyaya bakmak iyi gelecek. Bizi mutlu kılacak, hayat sevgisi aşılayacak. Gelin gökkuşağındaki renklerden fazlasını keşfedelim. Bızdıklardan öğrenmek için kendimize izin verelim. Bir sefer de onlar bize öğretsin, biz onlara öğreteceğimize. Ne dersiniz?

İlk yorumu siz yapın :).

Yorumunuzu Yazın

Bızdıkların Gözüyle Dünya

Okuldan her hafta farklı çalışmalar eve yollanıyor. İçlerinde resimler var, farklı sanatsal faaliyetler var, neler var neler. Hiç birini atmaya kıyamadığım için yakında daha büyük bir eve taşınmamız gerekecek diye korkuyorum!

Son gelen resimlerden biriydi. Ben baktığımda renkli çizgiler görüyorum sadece. Halbuki o resim yarasaların resmiymiş. Hem de hepsi uçuyormuş!

Bu “modern sanat eserlerinin” daha çok, minik olan bir çocuğun henüz gelişmekte olan çizim becerisiyle alakalı olduğu düşünülebilir tabii. Doğrudur da. Ancak farklı bir açıdan düşünürsek, hayalinde yarattığı çizimi yapmış bir sanatçı da görebiliriz.

Öyle çok kalıplar var ki hayatta. Aslında her şeyi kalıplar içerisinde yaşıyoruz. Bu kalıplardan biraz uzaklaşmak için çırpınanı da “eksantrik”, “cins” ya da “uçuk” olarak damgalıyoruz. Neden? Çoğu zaman sadece alışılmışın dışında olduğu için aslında. Hoşumuza gitmiyor. Bize göre “farklı” olanı,”aykırı” olanı itme içgüdümüz var.

Çocuklarımızla ilişkilerimizde de böyle aslında. Bugün çok değer verdiğim arkadaşım Aslı ile sohbet ederken (kendisi yakın zamanda 0 km.bızdıklar‘a konuk yazar olarak katılacak. Aslıcım bak buradan duyurdum, kaçış yok artık…), zamanında bizlere yapıldığı gibi (bakın yine suçu anne-babalara atıp, işin içinden çıktım :)), çocuklarımıza otomatikman yapılması gerekenleri dikte ettiğimizden bahsediyorduk. Buna engel olmanın ne kadar zor olduğunu konuştuk.

Benim çocukluğumda anne-babalar öyle sabredip çocuk keşfetsin demezlerdi. Küt diye söylerlerdi çocuğa yapması gerekeni, çocuk da yapardı. Konu kapanırdı.

Fazla sorgulayan çocuk hiç hoşa gitmez, sürekli “niye?”, “neden?” diyene de en sabırlısı bile ancak bir, bilemediniz iki defa açıklama yapar, üçüncüsünde “öyle işte canım aaaaaa” derdi. Çocuk da ne yapsın, sorularına son vermek zorunda kalırdı.

Yabancı, özellikle Amerikalı ailelerin çocuklarının girdikleri her ortamda ne kadar rahat soru sorduklarını, ne kadar rahat fikirlerini beyan ettiklerini beğeniyle gözlemlediğimi hatırlıyorum.

Şimdiki anne ve babalar da, her ne kadar öyle görmedilerse de, biraz biraz çocuğa bu güveni kazandırmak için, kendilerini tutmaya çalışıyorlar. Ancak zor tabii. Biz böyle yetişmedik ki. Bazı şeyler otomatik olarak ağzımızdan çıkıyor, bızdığımızın kendi alması gereken kararlara müdahale ederken buluyoruz kendimizi.

Çok geniş bir çerçevede olabiliyor bu. Daha küçük yaşlarda okulda arkadaşıyla bir tartışmaya girdiğinde, onların çözüme ulaşmasını beklemek yerine, sabredemiyor ve atlıyoruz hemen. Çözümü biz onlara sunuyoruz ve ısrarcı da oluyoruz:

“Ahmet o araba benim!”

“Hayır ben oynicam onunla!”

“HAYIR! İSTEMİYORUM OYNAMANI!”

Giderek yükselen ses tonu, kısa zaman sonra ağlamaklıya dönüyor, iş fiziksel olmaya başlıyor veeeeeeeee anneler müdahale ediyor:

“Ahmet yapma yavrum. Ver o arabayı Mete’ye.” diyor Ahmet’in annesi.

“Metecim neden böyle yapıyorsun? Biraz da Ahmet oynasın arabayla” diye atılıyor Mete’nin annesi.

Anneler çocuklarını fedakarlık yapamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Her iki taraf da çok kibar ve aynı kibarlığı çocuklarının da göstermesini istiyor. Mümkün mü? Henüz değil. Ama bizler kendimizi tutamayıp çocuğumuza yapması gerekeni söylüyor ve yapana kadar da peşini bırakmıyoruz.

Daha büyük yaşlara gelindiğinde ise, bu sefer daha önemli kararlar almaya çalışan çocuğumuza, olması gerekeni göstermek bizler için kaçınılmaz oluyor. Ve sonuçta ne oluyor biliyor musunuz? Bebeklikten ergenliğe kadar pek çok konuda anne veya babasından ne yapması gerektiğini duyan çocuk, ileriki yaşamında sorun çözemiyor, tökezliyor, şaşırıyor.

Koskoca insanları görürsünüz, iş sahibidir, yöneticidir. Ancak pek çok konuda hâlâ annesine ya da babasına danışmadan karar alamaz. Onları hayatının orta yerine koyar, vazgeçemez. Ne kadar sağlıklı?

Bizler hayatın renklerini belirledik. Bu yelpaze dışına çıkmıyoruz. Halbuki bir çocuğun hayatına baktığınızda herşey yepyeni. Hepsi değişik, hepsi bir keşif.

Etrafımda olan biten ile ilgili farkındalığım kızım sayesinde inanılmaz arttı. Adeta gökkuşağının dışına çıktı renk yelpazem.

Son zamanlarda okuduğum kitaplardan biri “Daddy Needs a Drink” , ebeveyn olmayı bir babanın gözünden anlatıyordu.

Burada özellikle bir bölüm çok hoşuma gitti. Yazar olan babaların, çocuk sahibi olduktan sonra işlerinin nasıl geliştiğinden bahsediyordu. Çünkü kanıksadıkları pek çok konuya şimdi çocuklarının gözlerinden tekrar bakıyor ve tekrar analiz ediyorlardı. Bu da kariyerleri açısından inanılmaz bir artı değer katıyordu.
Kapaktaki viski bardağının da düşünce gücüne katkısı olduğu söyleniyor ama bilemem… :)

Sadece yazar olanlar için değil, aslında hepimiz için bir çocuğun gözüyle dünyaya bakmak iyi gelecek. Bizi mutlu kılacak, hayat sevgisi aşılayacak. Gelin gökkuşağındaki renklerden fazlasını keşfedelim. Bızdıklardan öğrenmek için kendimize izin verelim. Bir sefer de onlar bize öğretsin, biz onlara öğreteceğimize. Ne dersiniz?

İlk yorumu siz yapın :).

Yorumunuzu Yazın