Doya Doya Oynadın mı?

thb_ebeveynoyun_27022012

Bir süre önce sevgili Müge’den geldi aşağıdaki yazı. Belki çoğunuza çoktan ulaşmıştır ama ben yine de sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü yazı sevgiyle ilgili.
Çocuk sevgisi ve aslında çocuğumuza ayırdığımız kaliteli zamanın kısacık bir sürede ne kadar fayda sağladığının bir kanıtı. Ne bu kurs, ne o ders, ne şu oyun grubu ne de bu aktivite. Minicik çocuklarımızın tek ihtiyacı telefon ya da kapı sesiyle bölünmeyen, keyifle onlara odaklanabileceğimiz bir oyun süresi. Başka şeylerle meşgul olmayacak bir anne ve bir baba ile sadece ve sadece buna ihtiyacı olan çocuklar.

İşte gerçek özveri burada aslında. Çoğumuz farkında olmadan, iyi niyetle, miniklerimizin hayatını programlarla doldururken, aslında onları en temel ihtiyaçlarından, yani KENDİMİZDEN mahrum ediyoruz. “En iyi okula gidiyor, istediğini alabiliyor, yiyor-içiyor, pek çok sosyal ortama giriyor, aktivitelere katılıyor, müzik, sanat, spor,… Daha ne olsun?” diye düşünüyoruz. Tüm bunlar tabii ki çok önemli. Aksini iddia edecek değilim ancak bunlardan daha da elzem ve temel olan anne ve baba ilgisi, sevgisi çoğu zaman geride kalıyor.

İşte Doğan Cüceloğlu’nun bu harika yazısı yukarıda anlattıklarımın yaşanmış hâli.

Keyifli okumalar…

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, “Hocam elinizi öpmek istiyorum”, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, “Yanaktan öpüşelim”, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, “Hadi gel otur, konuşalım.” Yemekten sonra oturduk konuştuk,çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, “Ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.”

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, “Peki ne halin varsa gör”, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, “Hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız”, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık.

Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, “Baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
“Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, “Hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!” “Yok”, dedi, “Sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.”

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. “Ya beraber gidelim”, diye ısrar ettim “Hayır, hayır sen yalnız gideceksin” dedi.

Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.

En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, “Siz ne yaptınız bu çocuğa”, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. “Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa”, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, “Hayır, kötü değil”, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

11 Yorum
  1. EskiToprak
    28 Şubat 2012 | 11:50

    Harika bir yazı. Daha önce okumuştum ve o zaman da çok etkilenmiştim.
    Kanımca sorun özellikle de biz anneler (babalar daha mantıksal bakabiliyorlar) çocuklarımıza ne yapsak az görüyoruz. Daha iyisini, daha kusursuzunu vermek istiyoruz. Ne yapsak az o hayatımızın en kıymetlileri için. Bunun farkına varabilirsek dengeleri daha iyi kurabileceğiz. Dengeler, hayatımızda her konuda olduğu gibi, bu konuda da çok önemli. (Herkesin fikri kendine; uçlar, marjinal tutumlar hiç bana göre değil!)Şöyle geriye çekilip bakabilmek gerek. Elimden geleni yapabiliyor muyum, deyip kendini sorgulamak sonra da eğer yanıt olumlu ise artık gerisini hayatın akışına birakmak gerek. Çünkü önlerinde inişli çıkışlı bir hayat var ve ne kadar istesek de onların hayatını onlar için yaşayamayız. Herkes kendi deneyimlerinden, hatalarında, acılarından dersler çıkararak yürüyor hayata. O, yeter ki sizin koşulsuz sevginizin güçlü bir liman gibi orada durduğunu ve her zaman arkasında olduğunuzu, olacağınızı bilsin. Gerisindeyse, herkes gibi o da kendi hayatını kendince yaşayacaktır.

  2. ESRA ERTUĞRUL
    28 Şubat 2012 | 12:41

    Ne kadar
    güzel :)))))))))Bayıldım. Hemen linkinizi eşimöe gönderdim. Paylaşımınız için çok teşekkürler

  3. Defne Ongun Müminoğlu
    28 Şubat 2012 | 15:46

    Okuduğunuz için ben teşekkür ederim :)

  4. Defne Ongun Müminoğlu
    28 Şubat 2012 | 15:46

    Doğru ve çook doğru. Ah bir de bunları gündelik hayatta aklımızda tutup, uygulayabilsek…

  5. Aslı
    28 Şubat 2012 | 18:59

    Paylaştığın için teşekkürler! Ne kadar şanslıyız ki, tüm yorgunluğuna ve kronik bel ağrısına rağmen eşim her akşam uyku vaktine kadar çocuklarımızla yap-boz yapar, oyun oynar, sohbet eder… Ne kadar önemli bir iş yaptığını anlaması için hemen paylaşıyorum. Sevgiler.

  6. Defne Ongun Müminoğlu
    29 Şubat 2012 | 08:52

    Aslan baba!!! :))

  7. Aslı
    29 Şubat 2012 | 12:55

    Motive etmeyi ihmal etmeyelim de,devamı gelsin! :)

  8. Tamer Gişan
    2 Mart 2012 | 02:31

    Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler….
    Daha önceden okuduğum ve gözyaşlarımı tutamayıp ağladığım bir yazıdır bu. Her ne kadar çocuklarımız için en iyisini istiyor ve onlara “yükleniyorsak” da, sanırım bazen çocukların “çocuk” olduğunu unutuyoruz. Sayın Eski Toprak’ın dediği gibi dengeyi kurmak ve gözetmek hiç kolay değil. Fakat yine de çocuklarımız için daima kendimizi geliştirmeli ve “güncel” tutmalıyız diye düşünüyorum.

  9. Defne Ongun Müminoğlu
    2 Mart 2012 | 10:20

    Yorumunuz ve duygularınızı açıklıkla paylaştığınız için asıl ben teşekkür ederim :)

  10. EceEÜ
    2 Mart 2012 | 12:42

    Defne’ciğim,
    ağlattın beni inan!
    Harika bir yazı, çok teşekkür ederim paylaştığın için.
    Sevgiler,
    Ece

  11. Defne Ongun Müminoğlu
    2 Mart 2012 | 19:07

    Öpücükler Ececiğim. :)

Yorumunuzu Yazın

Doya Doya Oynadın mı?

thb_ebeveynoyun_27022012

Bir süre önce sevgili Müge’den geldi aşağıdaki yazı. Belki çoğunuza çoktan ulaşmıştır ama ben yine de sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü yazı sevgiyle ilgili.
Çocuk sevgisi ve aslında çocuğumuza ayırdığımız kaliteli zamanın kısacık bir sürede ne kadar fayda sağladığının bir kanıtı. Ne bu kurs, ne o ders, ne şu oyun grubu ne de bu aktivite. Minicik çocuklarımızın tek ihtiyacı telefon ya da kapı sesiyle bölünmeyen, keyifle onlara odaklanabileceğimiz bir oyun süresi. Başka şeylerle meşgul olmayacak bir anne ve bir baba ile sadece ve sadece buna ihtiyacı olan çocuklar.

İşte gerçek özveri burada aslında. Çoğumuz farkında olmadan, iyi niyetle, miniklerimizin hayatını programlarla doldururken, aslında onları en temel ihtiyaçlarından, yani KENDİMİZDEN mahrum ediyoruz. “En iyi okula gidiyor, istediğini alabiliyor, yiyor-içiyor, pek çok sosyal ortama giriyor, aktivitelere katılıyor, müzik, sanat, spor,… Daha ne olsun?” diye düşünüyoruz. Tüm bunlar tabii ki çok önemli. Aksini iddia edecek değilim ancak bunlardan daha da elzem ve temel olan anne ve baba ilgisi, sevgisi çoğu zaman geride kalıyor.

İşte Doğan Cüceloğlu’nun bu harika yazısı yukarıda anlattıklarımın yaşanmış hâli.

Keyifli okumalar…

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, “Hocam elinizi öpmek istiyorum”, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, “Yanaktan öpüşelim”, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, “Hadi gel otur, konuşalım.” Yemekten sonra oturduk konuştuk,çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, “Ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.”

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, “Peki ne halin varsa gör”, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, “Hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız”, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık.

Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, “Baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
“Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, “Hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!” “Yok”, dedi, “Sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.”

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. “Ya beraber gidelim”, diye ısrar ettim “Hayır, hayır sen yalnız gideceksin” dedi.

Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum.

En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, “Siz ne yaptınız bu çocuğa”, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. “Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa”, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, “Hayır, kötü değil”, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

11 Yorum
  1. EskiToprak
    28 Şubat 2012 | 11:50

    Harika bir yazı. Daha önce okumuştum ve o zaman da çok etkilenmiştim.
    Kanımca sorun özellikle de biz anneler (babalar daha mantıksal bakabiliyorlar) çocuklarımıza ne yapsak az görüyoruz. Daha iyisini, daha kusursuzunu vermek istiyoruz. Ne yapsak az o hayatımızın en kıymetlileri için. Bunun farkına varabilirsek dengeleri daha iyi kurabileceğiz. Dengeler, hayatımızda her konuda olduğu gibi, bu konuda da çok önemli. (Herkesin fikri kendine; uçlar, marjinal tutumlar hiç bana göre değil!)Şöyle geriye çekilip bakabilmek gerek. Elimden geleni yapabiliyor muyum, deyip kendini sorgulamak sonra da eğer yanıt olumlu ise artık gerisini hayatın akışına birakmak gerek. Çünkü önlerinde inişli çıkışlı bir hayat var ve ne kadar istesek de onların hayatını onlar için yaşayamayız. Herkes kendi deneyimlerinden, hatalarında, acılarından dersler çıkararak yürüyor hayata. O, yeter ki sizin koşulsuz sevginizin güçlü bir liman gibi orada durduğunu ve her zaman arkasında olduğunuzu, olacağınızı bilsin. Gerisindeyse, herkes gibi o da kendi hayatını kendince yaşayacaktır.

  2. ESRA ERTUĞRUL
    28 Şubat 2012 | 12:41

    Ne kadar
    güzel :)))))))))Bayıldım. Hemen linkinizi eşimöe gönderdim. Paylaşımınız için çok teşekkürler

  3. Defne Ongun Müminoğlu
    28 Şubat 2012 | 15:46

    Okuduğunuz için ben teşekkür ederim :)

  4. Defne Ongun Müminoğlu
    28 Şubat 2012 | 15:46

    Doğru ve çook doğru. Ah bir de bunları gündelik hayatta aklımızda tutup, uygulayabilsek…

  5. Aslı
    28 Şubat 2012 | 18:59

    Paylaştığın için teşekkürler! Ne kadar şanslıyız ki, tüm yorgunluğuna ve kronik bel ağrısına rağmen eşim her akşam uyku vaktine kadar çocuklarımızla yap-boz yapar, oyun oynar, sohbet eder… Ne kadar önemli bir iş yaptığını anlaması için hemen paylaşıyorum. Sevgiler.

  6. Defne Ongun Müminoğlu
    29 Şubat 2012 | 08:52

    Aslan baba!!! :))

  7. Aslı
    29 Şubat 2012 | 12:55

    Motive etmeyi ihmal etmeyelim de,devamı gelsin! :)

  8. Tamer Gişan
    2 Mart 2012 | 02:31

    Teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler….
    Daha önceden okuduğum ve gözyaşlarımı tutamayıp ağladığım bir yazıdır bu. Her ne kadar çocuklarımız için en iyisini istiyor ve onlara “yükleniyorsak” da, sanırım bazen çocukların “çocuk” olduğunu unutuyoruz. Sayın Eski Toprak’ın dediği gibi dengeyi kurmak ve gözetmek hiç kolay değil. Fakat yine de çocuklarımız için daima kendimizi geliştirmeli ve “güncel” tutmalıyız diye düşünüyorum.

  9. Defne Ongun Müminoğlu
    2 Mart 2012 | 10:20

    Yorumunuz ve duygularınızı açıklıkla paylaştığınız için asıl ben teşekkür ederim :)

  10. EceEÜ
    2 Mart 2012 | 12:42

    Defne’ciğim,
    ağlattın beni inan!
    Harika bir yazı, çok teşekkür ederim paylaştığın için.
    Sevgiler,
    Ece

  11. Defne Ongun Müminoğlu
    2 Mart 2012 | 19:07

    Öpücükler Ececiğim. :)

Yorumunuzu Yazın