Eski Kafalı Defne

thb_eskikafali_16aug10

Geçen gün bir gazete haberi vardı “Hediye derdi bitti” diye. Sevdiğiniz bir kişiye hediye almaya vaktiniz yoksa bu internet sitesine girip hediye seçip sonra SMS aracılığı ile aldığınız hediyeyi bildirebiliyormuşsunuz! Ne kadar romantik değil mi? Bu yeni sistemler her güzelliği “dert” olarak algılatıyor, sevdiklerimiz için düşünebileceğimiz hoşluklardan giderek uzaklaşmamıza sebep oluyor.

Hani büyüklerimiz der ya bazen “Dünya nereye gidiyor! Kimsenin kimseye saygısı kalmadı artık!”

İşte ben de onlar arasına katıldım. Eh yaş zaten 38 olmuş, pek de çıtır değiliz yani…

Değişikliği, hareketi çok sevmeme rağmen, süreklilik de beni mutlu eder. Beklenmedik, hazır olmadığım, ani değişiklikler huzursuz eder. Her değişikliğin, her yeniliğin de mutlaka bir güzellik getireceğine, mutlaka mutlu edeceğine inanmam zaten.

Dolayısıyla bazı değerler benim için hâlâ önemini yitirmedi. İşte bu noktada pek çok arkadaşımdan daha “eski” kaldığımı hissediyorum.

İlk örnek yukarıdaki haber. Benim için dehşet verici! Ama eminim pek çok yakınım için bu çok da pratik bir sistem olarak algılanacaktır.

İkinci örnek ise mektup yazmak!!! Şaşırdınız mı? Evet, sürprizlerle dolu bir insanım ben. Mektup yazmayı çok severdim. Mektup almaya ise tek kelime ile bayılırdım. Zaten mektubumu postaya vermemle birlikte başlayan heyecan, yeni mektubun gelmesine kadar yarı tatlı, yarı acı ve ızdıraplı duyguların hakim olmasına neden olurdu.

Acaba mektubumu aldı mı?

Cevap yazdı mı?

Yazdıysa mektubu postaya verdi mi yoksa hâlâ evde mi tutuyor?

Üşenmese de hemen postalasa bari…

Ya mektup kaybolursa ve o kaybolduğunu bilmediğinden, ben de mektubu almadığımdan kopukluk yaşarsak?

Falan filan…

Ta ki arkadaşımın mektubu elime geçene kadar… O anki mutluluk tarifsiz. Hemen sakin bir köşeye çekilinir,  mektup bir solukta okunur. Sonra bir daha… Yetmezse kısa bir aradan sonra üçüncü defa… Şimdi sıra bende!!! Görev başına! Hemen cevap yaz, hemen postala ki o tatlı-ekşi bekleme dönemine geç!!!

Artık hayat çok hızlandığı ve kimse mektup yazmadığı için ben de bıraktım tabii. Fakat vazgeçemediğim tek şey yılbaşı kartları. Eskiden üzerinde kış ile ilgili resimler olanlardan alıp tüm yakınlarıma yollardım. Onlardan da çoğunlukla cevap gelirdi.

Gerek anneannemlerde gerekse bizim evde yılbaşı döneminin en büyük süsü gelen kartlar olmuştur. En başta yurtdışında yaşayan eş, dost, akraba, ardından da Türkiye’deki tanıdıklar, akrabalar derken bol bol kart gelirdi her iki eve de. Onları yerleştirmek büyük bir keyifti.

Zaman içinde azaldı tabii ama şimdi ben bizim evde, ablam da kendi evinde aynı alışkanlığı devam ettiriyor. Tek farkla, artık çok daha az kart geliyor. Genelde yurtdışındaki arkadaşlarımdan, sevgili ablamdan ve birkaç aile dostundan geliyor. Az biraz da yurtiçindeki eski hocalarım ve yakınlarımdan. Yani ben yolladığım 50-70 kartın hiçbir zaman karşılığını alamıyorum…

Yine de, son birkaç senedir üzerinde aile resmimiz bulunan kartların, değer verip de yolladığımız yakınlarımızı mutlu ettiğini düşündüğümden devam ediyorum bu alışkanlığıma. Fakat eskiden çok daha yaygın olan bu adetin yerini şimdi yılbaşı günü atılan kısa mesajların almasını da anlayamıyorum. Bana aynı duyguyu vermiyor, içimi ısıtmıyor. Yeni yılın tek bir gün ile değil, tüm Aralık ayı boyunca kutlanması gerektiğine inanıyorum ben. Bunun da ilk şartı erkenden gelen yılbaşı kartları!
İşte size eski kafalı Defne!

Öte yandan, eski doğumgünleri ve davetler aklımda hâlâ. Çok da eski değil, belki on sene önce (Allahım kesin yaşlanıyorum artık!!!),  birisi “doğumgünü daveti” verecekse buna maksimumda özen gösterirdi. Çok önceden telefonla arayıp doğumgünü olacağını haber verir, haber verdiği kişi de katılıp katılamayacağını zamanında bildirirdi ki, doğumgünü sahibi gerekli hazırlığı yapabilsin. Davet de gerçekten davet olurdu. Yani her zaman yapılan arkadaşlarla yemek yeme sisteminden farklı olarak arkadaşlar bu doğumgününe “davetli” olduklarından, davetin masrafını da daveti veren kişi karşılardı.

Son zamanlarda ise doğumgünü davetleri aslında birlikte dışarıda bir şeyler yemek anlamında oluyor daha ziyade. Öyle tek tek davetliler aranmıyor, toplu bir mesaj yollanıyor.

Muhtemelen özellikle İstanbul gibi bir şehirde davet vermeye kalktığınızda masrafı karşılayabilmek için evinizi satmanız gerekeceğinden(!), kişiler bu yönteme kayıyor, doğumgününü eş dost ile görüşmek için bir vesile olarak görüyorlar. Vakitsizlik ve hızlı yaşamın getirdiği dejenerasyonu da davetin şeklinde görüyoruz maalesef. Ve ben bunu yine içten bulamıyorum, yine içim ısınmıyor.
Dedim ya eski kafalıyım diye, suç bende yani!

(En azından buna “doğumgünüme davetlisiniz” demesinler bence. Başka bir isim versinler – mesela “hep birlikte bir yemek yiyelim” deyip nedenini karıştırmasınlar hiç. Sanki daha doğruymuş gibi geliyor ama eskilerde kalmış da olabilirim tabii…)

Bayram kutlamalarını saymıyorum bile. İsimsiz toplu mesaj herkesin içini rahatlatıyor. Büyüklere ziyaret çoktan unutuldu sanki. Halbuki biz küçükken bayramlar özeldi ve gerçek bir kutlamaydı. Yeni cici kıyafetlerin giyilmesi, her ne kadar sıkıcı olsa da ya da her ne kadar gün sonunda mide fesadından baygınlık geçirecek olsak da, ev ev dolaşılan bayram ziyaretleri hâlâ unutamadığım günlerdir.

Biz şimdi çocuklarımıza bunu hissettiremiyoruz.(Böyle bir işkenceyi yaşamayan çocuk olmamış demektir :)) Tabii ki eski şekli ile devam ettirmek çok zor ama değerini, anlamını yitirmemesi de önemli diye düşünüyorum. Mesela aynı şehirde olan akrabalar, bayramın en başında (hatta belki de birkaç gün öncesinde, uygun  bir günde), herkes bir yerlere dağılmadan kocaman bir bayram sofrasında buluşsalar nasıl olur? Minikler büyüklerle tanışsa, kaynaşsa, aradan geçen zaman içerisinde unutulan bilgiler tazelense,… Hayâl mi kuruyorum?

Günümüzde görüşmek bu kadar zor iken, hiç değilse bayramları bir vesile olarak görsek, hem tatilimizden fedakarlık etmesek, hem de çekirdek aile dışına çıksak şöyle, biraz daha genişlesek?

Gittiğimiz yerden attığımız kısa mesajlar gerçekten aynı sıcaklığı, aynı duyguyu aktarmıyor karşı tarafa…Ne olur kendimizi kandırmayalım.
Ama dedim ya eski kafalıyım diye, suç bende!

Teknolojinin yan etkileri bunlar bence. Hızlandıkça aslında hiçbir şeye vakit kalmıyor. Giderek renksizleşiyoruz, özenilecek şeyler, listemizde halledilmesi gereken notlar şeklini alıyor. Pek çoğunun tadına varamadan tüketiyoruz. Hissizleşiyoruz, karşımızdaki değer vermeyince, özen göstermeyince biz de göstermiyoruz ve bu böyle devam edip gidiyor… Daha çok insana ulaştığını sanan, aslında giderek yalnızlığı seçen bireyler haline geliyoruz, farkında değiliz.

Ama bunu düşünen benim sonuçta, eski kafalıyım ne de olsa!

Bu arada bu eski kafalı Defne bu ayki “Parents Dergisi” nde diğer beş harika anne blogger ile birlikte. Onlar cici cici poz vermişler, ben ise…

İlk yorumu siz yapın :).

Yorumunuzu Yazın

Eski Kafalı Defne

thb_eskikafali_16aug10

Geçen gün bir gazete haberi vardı “Hediye derdi bitti” diye. Sevdiğiniz bir kişiye hediye almaya vaktiniz yoksa bu internet sitesine girip hediye seçip sonra SMS aracılığı ile aldığınız hediyeyi bildirebiliyormuşsunuz! Ne kadar romantik değil mi? Bu yeni sistemler her güzelliği “dert” olarak algılatıyor, sevdiklerimiz için düşünebileceğimiz hoşluklardan giderek uzaklaşmamıza sebep oluyor.

Hani büyüklerimiz der ya bazen “Dünya nereye gidiyor! Kimsenin kimseye saygısı kalmadı artık!”

İşte ben de onlar arasına katıldım. Eh yaş zaten 38 olmuş, pek de çıtır değiliz yani…

Değişikliği, hareketi çok sevmeme rağmen, süreklilik de beni mutlu eder. Beklenmedik, hazır olmadığım, ani değişiklikler huzursuz eder. Her değişikliğin, her yeniliğin de mutlaka bir güzellik getireceğine, mutlaka mutlu edeceğine inanmam zaten.

Dolayısıyla bazı değerler benim için hâlâ önemini yitirmedi. İşte bu noktada pek çok arkadaşımdan daha “eski” kaldığımı hissediyorum.

İlk örnek yukarıdaki haber. Benim için dehşet verici! Ama eminim pek çok yakınım için bu çok da pratik bir sistem olarak algılanacaktır.

İkinci örnek ise mektup yazmak!!! Şaşırdınız mı? Evet, sürprizlerle dolu bir insanım ben. Mektup yazmayı çok severdim. Mektup almaya ise tek kelime ile bayılırdım. Zaten mektubumu postaya vermemle birlikte başlayan heyecan, yeni mektubun gelmesine kadar yarı tatlı, yarı acı ve ızdıraplı duyguların hakim olmasına neden olurdu.

Acaba mektubumu aldı mı?

Cevap yazdı mı?

Yazdıysa mektubu postaya verdi mi yoksa hâlâ evde mi tutuyor?

Üşenmese de hemen postalasa bari…

Ya mektup kaybolursa ve o kaybolduğunu bilmediğinden, ben de mektubu almadığımdan kopukluk yaşarsak?

Falan filan…

Ta ki arkadaşımın mektubu elime geçene kadar… O anki mutluluk tarifsiz. Hemen sakin bir köşeye çekilinir,  mektup bir solukta okunur. Sonra bir daha… Yetmezse kısa bir aradan sonra üçüncü defa… Şimdi sıra bende!!! Görev başına! Hemen cevap yaz, hemen postala ki o tatlı-ekşi bekleme dönemine geç!!!

Artık hayat çok hızlandığı ve kimse mektup yazmadığı için ben de bıraktım tabii. Fakat vazgeçemediğim tek şey yılbaşı kartları. Eskiden üzerinde kış ile ilgili resimler olanlardan alıp tüm yakınlarıma yollardım. Onlardan da çoğunlukla cevap gelirdi.

Gerek anneannemlerde gerekse bizim evde yılbaşı döneminin en büyük süsü gelen kartlar olmuştur. En başta yurtdışında yaşayan eş, dost, akraba, ardından da Türkiye’deki tanıdıklar, akrabalar derken bol bol kart gelirdi her iki eve de. Onları yerleştirmek büyük bir keyifti.

Zaman içinde azaldı tabii ama şimdi ben bizim evde, ablam da kendi evinde aynı alışkanlığı devam ettiriyor. Tek farkla, artık çok daha az kart geliyor. Genelde yurtdışındaki arkadaşlarımdan, sevgili ablamdan ve birkaç aile dostundan geliyor. Az biraz da yurtiçindeki eski hocalarım ve yakınlarımdan. Yani ben yolladığım 50-70 kartın hiçbir zaman karşılığını alamıyorum…

Yine de, son birkaç senedir üzerinde aile resmimiz bulunan kartların, değer verip de yolladığımız yakınlarımızı mutlu ettiğini düşündüğümden devam ediyorum bu alışkanlığıma. Fakat eskiden çok daha yaygın olan bu adetin yerini şimdi yılbaşı günü atılan kısa mesajların almasını da anlayamıyorum. Bana aynı duyguyu vermiyor, içimi ısıtmıyor. Yeni yılın tek bir gün ile değil, tüm Aralık ayı boyunca kutlanması gerektiğine inanıyorum ben. Bunun da ilk şartı erkenden gelen yılbaşı kartları!
İşte size eski kafalı Defne!

Öte yandan, eski doğumgünleri ve davetler aklımda hâlâ. Çok da eski değil, belki on sene önce (Allahım kesin yaşlanıyorum artık!!!),  birisi “doğumgünü daveti” verecekse buna maksimumda özen gösterirdi. Çok önceden telefonla arayıp doğumgünü olacağını haber verir, haber verdiği kişi de katılıp katılamayacağını zamanında bildirirdi ki, doğumgünü sahibi gerekli hazırlığı yapabilsin. Davet de gerçekten davet olurdu. Yani her zaman yapılan arkadaşlarla yemek yeme sisteminden farklı olarak arkadaşlar bu doğumgününe “davetli” olduklarından, davetin masrafını da daveti veren kişi karşılardı.

Son zamanlarda ise doğumgünü davetleri aslında birlikte dışarıda bir şeyler yemek anlamında oluyor daha ziyade. Öyle tek tek davetliler aranmıyor, toplu bir mesaj yollanıyor.

Muhtemelen özellikle İstanbul gibi bir şehirde davet vermeye kalktığınızda masrafı karşılayabilmek için evinizi satmanız gerekeceğinden(!), kişiler bu yönteme kayıyor, doğumgününü eş dost ile görüşmek için bir vesile olarak görüyorlar. Vakitsizlik ve hızlı yaşamın getirdiği dejenerasyonu da davetin şeklinde görüyoruz maalesef. Ve ben bunu yine içten bulamıyorum, yine içim ısınmıyor.
Dedim ya eski kafalıyım diye, suç bende yani!

(En azından buna “doğumgünüme davetlisiniz” demesinler bence. Başka bir isim versinler – mesela “hep birlikte bir yemek yiyelim” deyip nedenini karıştırmasınlar hiç. Sanki daha doğruymuş gibi geliyor ama eskilerde kalmış da olabilirim tabii…)

Bayram kutlamalarını saymıyorum bile. İsimsiz toplu mesaj herkesin içini rahatlatıyor. Büyüklere ziyaret çoktan unutuldu sanki. Halbuki biz küçükken bayramlar özeldi ve gerçek bir kutlamaydı. Yeni cici kıyafetlerin giyilmesi, her ne kadar sıkıcı olsa da ya da her ne kadar gün sonunda mide fesadından baygınlık geçirecek olsak da, ev ev dolaşılan bayram ziyaretleri hâlâ unutamadığım günlerdir.

Biz şimdi çocuklarımıza bunu hissettiremiyoruz.(Böyle bir işkenceyi yaşamayan çocuk olmamış demektir :)) Tabii ki eski şekli ile devam ettirmek çok zor ama değerini, anlamını yitirmemesi de önemli diye düşünüyorum. Mesela aynı şehirde olan akrabalar, bayramın en başında (hatta belki de birkaç gün öncesinde, uygun  bir günde), herkes bir yerlere dağılmadan kocaman bir bayram sofrasında buluşsalar nasıl olur? Minikler büyüklerle tanışsa, kaynaşsa, aradan geçen zaman içerisinde unutulan bilgiler tazelense,… Hayâl mi kuruyorum?

Günümüzde görüşmek bu kadar zor iken, hiç değilse bayramları bir vesile olarak görsek, hem tatilimizden fedakarlık etmesek, hem de çekirdek aile dışına çıksak şöyle, biraz daha genişlesek?

Gittiğimiz yerden attığımız kısa mesajlar gerçekten aynı sıcaklığı, aynı duyguyu aktarmıyor karşı tarafa…Ne olur kendimizi kandırmayalım.
Ama dedim ya eski kafalıyım diye, suç bende!

Teknolojinin yan etkileri bunlar bence. Hızlandıkça aslında hiçbir şeye vakit kalmıyor. Giderek renksizleşiyoruz, özenilecek şeyler, listemizde halledilmesi gereken notlar şeklini alıyor. Pek çoğunun tadına varamadan tüketiyoruz. Hissizleşiyoruz, karşımızdaki değer vermeyince, özen göstermeyince biz de göstermiyoruz ve bu böyle devam edip gidiyor… Daha çok insana ulaştığını sanan, aslında giderek yalnızlığı seçen bireyler haline geliyoruz, farkında değiliz.

Ama bunu düşünen benim sonuçta, eski kafalıyım ne de olsa!

Bu arada bu eski kafalı Defne bu ayki “Parents Dergisi” nde diğer beş harika anne blogger ile birlikte. Onlar cici cici poz vermişler, ben ise…

İlk yorumu siz yapın :).

Yorumunuzu Yazın