Koleksiyon ve Müze

Guggenheim Bilbao

Mayıs ayı yazısında, 0 km.Kültür elçimiz “Mine Küçük“, koleksiyon ve müze ilişkisini irdeliyor.

Aslında her birimiz birer koleksiyoner olmuş olabiliriz. Hatta bızdıklarımız bile…

Minikler içgüdüsel olarak ilgi alanlarına göre bir birikim oluşturabiliyorlar. Umarım bu yazı sizler için de okuması keyifli ve bilgilendirici olur.

Bugün sizlere Selmin Kuş’un yüksek lisans  tezinden yola çıkarak, koleksiyon ve müze ilişkisinden bahsetmek istiyorum.

Koleksiyon” kelimesi sözlük anlamına bakıldığında öğrenme ve zevk alma amacıyla bir araya getirilen ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesneler bütününe verilen isim.

İnsanlar her zaman doğada var olan hemen her şeyi çeşitli nedenlerle toplamışlar ve biriktirmişler. Bu biriktirmenin nedenlerinin arasında, yaşamını devam ettirebilmek için yiyecek biriktirme, herhangi bir nesneyi, canlıyı sadece güzel olduğu için toplama ve yanında bulundurma, tanrılara istekte bulunmak ya da teşekkür etmek için sunulan çeşitli nesneleri biriktirme sayılabilir. Ama bunların arasında belki de en belirleyici neden ise, unutuşa ve zamanın yok edici gücüne karşı koymaktır.

Bugün modern insanın zevk, sanat merakı, gösteriş isteği, kimlik kazanma, toplumda yer edinme, kendine güven gibi durumlar nedeniyle koleksiyonculuk yaptığını bilmekteyiz. Bütün bunların yanında toplayıcılık ve biriktirmenin bir de patolojik boyutu tartışılır olmuştur. Obsesif toplayıcılar koleksiyonlarının en değerli parçası olan ‘henüz elde edemedikleri’ parçasına ulaşmak için ellerinden geleni yaparlar.

Son yıllarda açılan müze sayısına bakıldığında akıla “Koleksiyon sahibi olmak, sonunda müze sahibi olmaya mı gider mi?” sorusu gelebilir.  Her zaman değil ama koleksiyon eve sığmayınca böyle bir ihtiyaç doğabiliyor. Genellikle, bir koleksiyon oluşturulduktan sonra müzede sergileme düşüncesi gelişir ya da nadiren de olsa bir müze kurmak için koleksiyon oluşturulur.

Hemen burada, hele bir de “Nuh: Büyük Tufan” filmi vizyondayken ilginç bir koleksiyoncudan bahsetmek istiyorum. Koleksiyonunu, dinler tarihi ve mitoloji açısından bildiğimiz ama koleksiyoncu olarak hiç düşünmediğimiz bir isim: Nur Peygamber.  

Nuh tufandan kurtulmak için Tanrının buyruğuyla yeryüzündeki tüm canlılardan birer çift olmak üzere eksiksiz bir koleksiyon oluşturur. Koleksiyonu barındıran gemi bazı otoritelere göre ilk müzedir ama unutmamak gerekir ki Nuh’u gemisi burada koleksiyonu sadece korur, oysaki bir müze koleksiyonu hem korur, hem de teşhir eder.

Avrupa’da koleksiyornerlik tarihine baktığımızda, 1550’li yıllarda uzak ülkelere seyahatlerin başladığını ve bu seyahatler sırasında toplanan değişik eserlerin kişilere ait ‘merak odalarında’ sergilendiğini görürüz. En parlak dönemine Ortaçağ’ın bitiminde ulaşan “Merak Odacıkları”, birbirinden farklı, tuhaf, ender rastlanan, çeşitli nesnelerin bir araya getirildiği küçük odacıklardır. Bu nesneler, Ortaçağ’daki gibi yalnızca Tanrı’nın varlığını, kutsal kitabın anlattıklarını ima etmekle kalmamış; aynı zamanda dünyanın çeşitliliğini, evrenin her çeşit bilgisini anlamaya yarayan yardımcılar olmuşlardır.

18. yüzyılda krallıkların ve imparatorlukların sona ermesiyle oluşan yeni ve ulus temelli devletler, kraliyetlerin sahip olduğu hazineleri ve sanat eserlerini halka açık bir mekânda ve halk için sergileme yoluna giderler. Böylece, bu mekânlar Louvre gibi müze mekânı haline getirilir ve giderek modern müzelere dönüşürler.

Sanat/tarih koleksiyonculuğu ve sevgisi yine de uzun sure ‘Elit’ kesime ait olmuş. Bence buna Viyana’daki “Belvedere Müzesi” güzel bir örnektir. Müze 1784’ten başlayarak haftada üç gün ‘ayakkabısı temiz olanlara’ açıktır. Sanıyorum bu da zaten yeterince açıklayıcı oluyor.

Müzeler 19. Yuzyılda altın çağına ulaşır ve bu çağda Amerika Birleşik Devletleri sanat müzelerine yatırım yapmaya başlar. Özel yatırımcılar tarafından New York’ta “Metropolitan Museum of Art”, Boston’da “Museum of Fine Arts” ve Chicago’da “Art Institute” kurulur.

Günümüzde çesitleri ve sayıları artan müzeler ekonomiyi de yakından etkiler. Örneğin, 1997 yılında Bilbao’da açılmış olan “Guggenheim Müzesi” şehrin ekonomisine çok büyük katkıda bulunduğunu biliyoruz. Müze açılmadan önce İspanya’nın turizm ve kalkınma açısından görece arka plandaki bir liman kenti olan Bilbao müzenin açılışından sonra sadece müze ziyareti için bile turist akınına uğramıştır.

Türkiye’de koleksiyonculuğa bağlı olarak müzeciliğin gelişmesi ise 19. Yüzyılda Batılılaşma çabalarının göstergesi olarak ‘çağdaş bir kurum’ olarak ortaya çıkar. Cumhuriyetten sonra müzecilik çalışmaları hızlanmış ve arka arkaya birçok müze açılmıştır.

Son olarak aklınıza gelebilir, müze açmak da kolay bir iş değil acaba bir koleksiyonu geniş kitlelerle paylaşmak için başka bir yol yok mu?

Belki de çözüm sanal müzeler. Artık pek çok müzenin hem sanal boyutu da var ya da sadece sanal müze. Bu teknoloji çağında sanal müzeler koleksiyonları insanın ayağına getiriyor. Ama müzeleri yerinde ziyaret etmenin de zevkini ve önemini unutmamak gerekiyor…

İlk yorumu siz yapın :).

Yorumunuzu Yazın

Koleksiyon ve Müze

Guggenheim Bilbao

Mayıs ayı yazısında, 0 km.Kültür elçimiz “Mine Küçük“, koleksiyon ve müze ilişkisini irdeliyor.

Aslında her birimiz birer koleksiyoner olmuş olabiliriz. Hatta bızdıklarımız bile…

Minikler içgüdüsel olarak ilgi alanlarına göre bir birikim oluşturabiliyorlar. Umarım bu yazı sizler için de okuması keyifli ve bilgilendirici olur.

Bugün sizlere Selmin Kuş’un yüksek lisans  tezinden yola çıkarak, koleksiyon ve müze ilişkisinden bahsetmek istiyorum.

Koleksiyon” kelimesi sözlük anlamına bakıldığında öğrenme ve zevk alma amacıyla bir araya getirilen ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesneler bütününe verilen isim.

İnsanlar her zaman doğada var olan hemen her şeyi çeşitli nedenlerle toplamışlar ve biriktirmişler. Bu biriktirmenin nedenlerinin arasında, yaşamını devam ettirebilmek için yiyecek biriktirme, herhangi bir nesneyi, canlıyı sadece güzel olduğu için toplama ve yanında bulundurma, tanrılara istekte bulunmak ya da teşekkür etmek için sunulan çeşitli nesneleri biriktirme sayılabilir. Ama bunların arasında belki de en belirleyici neden ise, unutuşa ve zamanın yok edici gücüne karşı koymaktır.

Bugün modern insanın zevk, sanat merakı, gösteriş isteği, kimlik kazanma, toplumda yer edinme, kendine güven gibi durumlar nedeniyle koleksiyonculuk yaptığını bilmekteyiz. Bütün bunların yanında toplayıcılık ve biriktirmenin bir de patolojik boyutu tartışılır olmuştur. Obsesif toplayıcılar koleksiyonlarının en değerli parçası olan ‘henüz elde edemedikleri’ parçasına ulaşmak için ellerinden geleni yaparlar.

Son yıllarda açılan müze sayısına bakıldığında akıla “Koleksiyon sahibi olmak, sonunda müze sahibi olmaya mı gider mi?” sorusu gelebilir.  Her zaman değil ama koleksiyon eve sığmayınca böyle bir ihtiyaç doğabiliyor. Genellikle, bir koleksiyon oluşturulduktan sonra müzede sergileme düşüncesi gelişir ya da nadiren de olsa bir müze kurmak için koleksiyon oluşturulur.

Hemen burada, hele bir de “Nuh: Büyük Tufan” filmi vizyondayken ilginç bir koleksiyoncudan bahsetmek istiyorum. Koleksiyonunu, dinler tarihi ve mitoloji açısından bildiğimiz ama koleksiyoncu olarak hiç düşünmediğimiz bir isim: Nur Peygamber.  

Nuh tufandan kurtulmak için Tanrının buyruğuyla yeryüzündeki tüm canlılardan birer çift olmak üzere eksiksiz bir koleksiyon oluşturur. Koleksiyonu barındıran gemi bazı otoritelere göre ilk müzedir ama unutmamak gerekir ki Nuh’u gemisi burada koleksiyonu sadece korur, oysaki bir müze koleksiyonu hem korur, hem de teşhir eder.

Avrupa’da koleksiyornerlik tarihine baktığımızda, 1550’li yıllarda uzak ülkelere seyahatlerin başladığını ve bu seyahatler sırasında toplanan değişik eserlerin kişilere ait ‘merak odalarında’ sergilendiğini görürüz. En parlak dönemine Ortaçağ’ın bitiminde ulaşan “Merak Odacıkları”, birbirinden farklı, tuhaf, ender rastlanan, çeşitli nesnelerin bir araya getirildiği küçük odacıklardır. Bu nesneler, Ortaçağ’daki gibi yalnızca Tanrı’nın varlığını, kutsal kitabın anlattıklarını ima etmekle kalmamış; aynı zamanda dünyanın çeşitliliğini, evrenin her çeşit bilgisini anlamaya yarayan yardımcılar olmuşlardır.

18. yüzyılda krallıkların ve imparatorlukların sona ermesiyle oluşan yeni ve ulus temelli devletler, kraliyetlerin sahip olduğu hazineleri ve sanat eserlerini halka açık bir mekânda ve halk için sergileme yoluna giderler. Böylece, bu mekânlar Louvre gibi müze mekânı haline getirilir ve giderek modern müzelere dönüşürler.

Sanat/tarih koleksiyonculuğu ve sevgisi yine de uzun sure ‘Elit’ kesime ait olmuş. Bence buna Viyana’daki “Belvedere Müzesi” güzel bir örnektir. Müze 1784’ten başlayarak haftada üç gün ‘ayakkabısı temiz olanlara’ açıktır. Sanıyorum bu da zaten yeterince açıklayıcı oluyor.

Müzeler 19. Yuzyılda altın çağına ulaşır ve bu çağda Amerika Birleşik Devletleri sanat müzelerine yatırım yapmaya başlar. Özel yatırımcılar tarafından New York’ta “Metropolitan Museum of Art”, Boston’da “Museum of Fine Arts” ve Chicago’da “Art Institute” kurulur.

Günümüzde çesitleri ve sayıları artan müzeler ekonomiyi de yakından etkiler. Örneğin, 1997 yılında Bilbao’da açılmış olan “Guggenheim Müzesi” şehrin ekonomisine çok büyük katkıda bulunduğunu biliyoruz. Müze açılmadan önce İspanya’nın turizm ve kalkınma açısından görece arka plandaki bir liman kenti olan Bilbao müzenin açılışından sonra sadece müze ziyareti için bile turist akınına uğramıştır.

Türkiye’de koleksiyonculuğa bağlı olarak müzeciliğin gelişmesi ise 19. Yüzyılda Batılılaşma çabalarının göstergesi olarak ‘çağdaş bir kurum’ olarak ortaya çıkar. Cumhuriyetten sonra müzecilik çalışmaları hızlanmış ve arka arkaya birçok müze açılmıştır.

Son olarak aklınıza gelebilir, müze açmak da kolay bir iş değil acaba bir koleksiyonu geniş kitlelerle paylaşmak için başka bir yol yok mu?

Belki de çözüm sanal müzeler. Artık pek çok müzenin hem sanal boyutu da var ya da sadece sanal müze. Bu teknoloji çağında sanal müzeler koleksiyonları insanın ayağına getiriyor. Ama müzeleri yerinde ziyaret etmenin de zevkini ve önemini unutmamak gerekiyor…

İlk yorumu siz yapın :).

Yorumunuzu Yazın