Nefes Alabilmek!

thb_nefesalmak

Nefes almak ne kadar doğal bir hareket değil mi? Vücudun biz farkında bile olmadan, yaşama devam edebilmemiz için gerçekleştirdiği en temel refleks diye de tanımlayabiliriz belki. Tabii diğer reflekslerimizden farkı belirli bir oranda“kontrol edebiliyor” olmamız.

O kadar önemli ki şu nefes, hıçkırık tuttuğunda “derin ve sakin nefes al” denir (bence en iyi çözüm tersten su içmek aslında.) Ya da iğne yapacakları an “derin bir nefes alın”denir. Spor yaparken, zorlandığınız noktada nefes verilmesi önerilir. Bunun ötesinde normal doğum yapanlar bilir (öteki tür doğumlar anormal mi, o da ayrı konu…) her sancı geldiğinde hızlı hızlı nefes aldırırlar doğum yapmaya çalışan zavallı anneye (bende bu sistem hiç işe yaramamıştı bu arada, birazcık bile rahatlatmamıştı beni.)
Özetle en kritik ve zor anların üstesinden gelebilmenin bir yoludur nefes alıp vermek.

Bu yazının biyoloji dersini andırmaya başladığının farkındayım. Ama amacım nefes alıp vermenin hayatımızda ne kadar önemli bir yeri olduğunu vurgulamaktı. Başardım sanırım :)

Peki, ilişkilerimizde nefes alabiliyor muyuz? Çevremizdekilerin nefes almasına izin veriyor muyuz?

Benim için bu çok önemli nedense. Küçüklüğümden bu yana hep kendi köşeme çekilme ihtiyacım olurdu. Büyüdükçe bu özellik bazen yanlış anlamalara sebep oldu, bazen de arkadaşlık kurtardı. Benim için arada yalnız kalmak müthiş bir keyif. Hiç kimseyle yapışık ikiz gibi yaşayamam, arkadaşlık edemem. Bu özelliğimi çoğu tanıdığım Yay burcu olmama bağlasa da (yine şu burçlar ortaya çıktı), bu bence tamamiyle kişilik ve belki de aile yapısıyla ilintili. Evet, özgür ruh olduğum doğru ama bunun ötesinde herkesin zaman zaman kendi ile baş başa kalması gerektiğine tüm kalbiyle inanlardanım ben.

Arkadaşlıklar vardır, her gün görüşmekten, her an haberleşmekten, birbirinin her türlü özelini bilmekten, gün gelir hiç çekinmeden, düşünmeden karşısındakini kırma hakkını kendinde görür.

Günümüzde çift arkadaşlıkları var. Malum her iki tarafın da hoşlanacağı, anlaşacağı çiftler bulmak zor oluyor. Bazen bayanlar arkadaş oluyor ama eşler ortak bir nokta bulamıyorlar. O zaman bayanlar eşleri olmadan aralıklarla görüşmeye devam ederek arkadaşlıklarını devam ettiriyorlar.
Bazen de tam tersi söz konusu oluyor. Beylerin bekarlık arkadaşlarının eşleri anlaşamıyorsa bu sefer çoğu zaman beyler eski arkadaşları ile görüşememeye bile başlayabiliyorlar. Malum sosyal organizasyonları çoğunlukla hanımlar yapıyor.

Bu kadar zor şartlarda devam eden arkadaşlıklar içerisinde çift olarak birlikte vakit geçirmekten hoşlanan, keyif alanlar da bazen olayı bence abartıp haftanın neredeyse yedi günü görüşüp, mümkünse birbirlerine yakın evlerde yaşayıp, çocuklarını da değiş tokuş edebiliyorlar! Ta ki bu ilişki de nefes alamayıp boğulana kadar…

Ailelerde de benzer bir durum olabiliyor. Yine ya karşılıklı dairelerde ya da yakın apartmanlarda oturuluyor. Hatta ev anahtarları değiş tokuş ediliyor. Birinin annesi (diğerinin kayinvalidesi) istediği zaman elini kolunu sallaya sallaya eve giriyor, birkaç yemek pişirip, ortalığı toparlayıp çıkabiliyor. Hele de bir torun varsa, bakıcının eline kalacağına bir aile büyüğünün elinde çocuğun büyüme fikri doğal gelebiliyor. Yoğun çalışan çiftler için bu ilk başlarda harika bir çözüm gibi gelse de, zamanla paket programın içerisinde büyüklerin gençlere karışma, yorum yapma, eleştirme ya da torunu kendi uygun gördüğü sistemle büyütme ve hatta alternatifleri beğenmeme hakkı da yer aldığından, her iki ev de mutsuz olmaya başlıyor. Kimse nefes alamıyor. İlişki ölmeye başlıyor.

Karşı cinsle ilişki ve evliliklerde de benzer bir sendrom var maalesef. İnsanlar birini çok sevdiklerinde ellerinde olmadan ona yapışıyorlar. Her an, her saniye birlikte olmak istiyorlar. “Biz” sendromu diyorum ben buna. Biraz komik de geliyor ama pek çok kişi ilişkisini böyle yaşıyor, yapışık olarak. Evlendiklerinde de bu sendromdan dolayı farkına varmadan, bireysel olarak yapmaktan hoşlandıkları hobilerinden birlikte vakit geçirmek adına vazgeçebiliyor. Sonra bu bireysellik zamanla tamamiyle ortadan kalktığı için ilişki boğulmaya başlıyor. Ve sorunlar tek tek ortaya çıkıyor. Adeta yeterince bakılmamış bir bedenin zamanla iflas etmeye başlaması gibi.

Bızdıklarımızla da ilişkilerimizde bu konuya dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onlara belirli bir süre sürekli yapışık yaşasak da, onların bizden bağımsız bir şeyler yapmayı denediklerini gördüğümüzde korkmamalı, teşvik etmeliyiz. Bir çocuğun bazen tek başına odasında kendi oyununu oluşturması ya da bir annenin çocuğunu uygun yaşa geldiğinde, 3-5 gün bırakıp seyahate gitmesi kadar sağlıklı bir şey olamaz herhalde. Bunun ötesinde özellikle anne ve babaların, birlikte çocuksuz geçirecekleri bir haftanın hem çocuğun özgüveni için, hem de ailenin sağlığı için elzem olduğuna inanıyorum. Anne ve baba “nefes” alırken, çocuk da kendi başına kalabileceğini gözlemleyip, bağımsızlığa adım atmış oluyor kanımca. Üstelik seyahat sonrası herkes birbirini öyle çok özlemiş oluyor ki, ilişki çok daha sağlıklı ilerliyor. Aile “nefes almış” oluyor :)

Ben kendi ilişkilerimde bir kişiye ya da bir gruba kopamayacak kadar bağlanmaktan hep korktum. Bağlılıkla bağımlılık arasında çok ince bir çizgi var ne de olsa. Bu nedenle tatlı bir mesafeyi hep sevdim. Bir şekilde birey olduğumu ve kendime özel bazı aktivitelerimin olması gerektiğine inandım. Kimsenin müdahale edemeyeceği, bambaşka bir yerde ve belki bambaşka bir kişi ile yapılabilecek bir çalışma, bir hobi, adı ne olursa olsun sadece benim nefes almamı sağlayacak, beni tazeleyecek, enerji verecek bir şey…

Kendim için bunu isterken, aynı hakkı hem eşime hem kızıma tanımam gerektiğinin farkındayım. İşte bu şekilde yetişmekte olan kızım geçenlerde “sadece babası ile seyahate gitmek istediğini” bildirdi. Önceleri bu talep hakkında ne kadar ciddi olduğunu kestiremesek de kendisi her gün babasına seyahate kaç gün kaldığını sorup, takvimden göstermesini istediği için, şimdi planlar ciddileşmeye başladı. Ve ben çok mutluyum. Çünkü onlar baba-kız bensiz oldukları için nefes alacaklar, sadece ikisi olmanın tadını çıkartacaklar, bense o iki gün boyunca eski bekar günlerimdeki gibi aklıma ne gelirse yapabileceğim :)

İki gün sonunda birbirimizi yıllardır görmüyor gibi sarılıp, aşkımızı tazeleyeceğiz hep birlikte…

İşte size KOCAMAN DERİN BİR NEFES…

2 Yorum
  1. Anonymous
    28 Ocak 2010 | 14:18

    Yine güzel, yine düşündüren bir konu…
    Annemi kaybedeli zihnimin gerisinde sürekli birtakım hesaplaşmalar yapıp, ilişkileri gözden geçirir oldum.
    Senin 'derin nefes alma' dediğini ben 'karşılıklı saygı' olarak yorumluyor, sana bütün kalbimle katılıyorum.
    Benim annem bana ne evliliğim, ne evim ne de çocuklarım konusunda karıştı. Sorduğum zaman fikrini söyledi, yardımını istediğimde bütün gücüyle koştu ama – karışmadı.
    Bu, bana saygıydı. Mesela bizlerin size karşı fazla otoriter olduğumuzu düşündüğü zamanlar olduğunu biliyorum. Bunu hissedebiliyordum ama yine karışmadı. Sizler bizim çocuklarımızdınız, bizim doğrularımızla yetişecektiniz. İşte buna duyduğu saygıydı.
    Ben, kendim anne olunca elimden geldiğince aynı sistemi uygulamaya çalıştım çünkü onun uyguladıkları hayatı daha kolay yaşamamı sağlıyordu. Yan sorunlar yaşamıyorduk. Babanla birlikte ne kızlarımıza ne de damatlarımıza karışmama konusunda aramızda sessiz bir anlaşma var sanki. Ama yardımımız ya da fikrimiz istendiğinde elbette büyük mutlulukla elimizden geleni yapıyoruz, böylece bizler de sizlere hayatı, en azından bizim açımızdan, sorunsuz kılmaya gayret ediyoruz. Ve bu da sizlere, eşlerinize ve düşüncelerinize duyduğumuz saygıdan kaynaklanıyor.
    Fakat her şey elbette karşılıklıdır. Kızlarımız ve damatlarımız da bizlere gerçekten saygılı ve düşünceliler. Pekçok konuda, çeşitli biçimlerde anne babaya ya da başka büyüklere 'yıkılan', sorumsuz ve düşüncesizce yıkılan gençler de yok değil.
    Elinden geldiğince kendi işini yapıp, evine, ailesinin sorumluluk ve yükümlülüklerine sahip çıkıp sürekli büyükleri işe koşmayan gençlerde de büyüklere saygı görüyorum. Onların da bir hayatı olduğuna, artık yaşlarının ilerlemiş olduğuna ve asıl görevlerini tamamlamış bu kişilere saygı görüyorum. Ve ne mutlu bize ki bizim gençlerimiz eşleriyle birlikte bizlere bu saygı ve anlayışı gösteriyorlar.
    İşte bu da karşılıklı saygı ya da birbirine nefes alma özgürlüğünü getiriyor.
    Burada çok önemli bir saptama yapmak istiyırum. Kültür ve anlayış farklılıkları üstüne…
    Sen ve ben böyle düşünebiliriz ama ya karşımızdaki kişi ne düşünüyor acaba?
    Bizler bu açıdan da şanslı bir aileyiz. Ne yazık ki her aile böylesi bir şansa sahip değil. Örneğin, benim dünürüm olan dostum Meral, tanıdığım gerçekten ender özellikler tşıyan kişilerdendir. Karşısındakine saygıyı, ben onda en güzel biçiminde görürüm. Evi, kucağı, yüreği hep açıktır ama – karışmaz. Yardımsa yardım…Sevgiyse sevgi…Ama tüm gelinlerine ve oğullarına hep saygıyla yaklaşır. En azından bu benim gözlemim, hatta sadece benim değil annemle yaptığımız sohbetlerde onun bu davranışından hep hayranlıkla söz etmişizdir.
    Daha değişik bir bakış açısı bunca yardımın karşılığını şu veya bu şekilde isteyebilir, bunu kendine hak görebilir. İşte kültür ve anlayış farkı derken bunu kasdediyorum.
    Çok dipdibe ilişkilerde nefes alma yani saygı bir şekilde yıpranıyor. Pekçok arkadaşlığın sırf bu içiçe yaşamışlık nedeniyle bozulduğuna şahit olduk yılların içinde.
    Ve içimi yakan bir başka örnek, bir bankacı hanım çok çalıştığı için çocuğuna annesinin baktığını anlattı. Çocuk, tamamen (doğal olarak) anneannenin terbiyesiyle yetişiyormuş ve ona 'anne' diyormuş. 'Çocuğumla hiçbir anım yok. Ne ilk adımını gördüm, ne ilk gülücüğünü,' diye anlatmıştı gözleri dolarak. Belki de mecburiyet olmasa böyle yaşamazdı, belki de kariyeri için böylesini tercih etti, orasını bilemem artık.
    Sonuçta, her türlü ilişkide sevgi ve saygı…
    Her türlü ilişkide nefes payı…
    Eski Toprak

  2. Anonymous
    1 Şubat 2010 | 16:05

    Canım yine çok önemli bir konuya değinmişin..Bende aynen nefes olayına katılıyorumBizim nesil de ailen ile otururken pek nefes alınmazdı, biraz odanda oturmak istesen hemen cağrılırdık, e hoş aranılmak ama nasıl kendimizle kalacagız? Evlendik öyle şimdi ki gibi hobbim var ben şunu yaparım, aksam calışan arkadaşlarımla gezerim hatta seyahat ederim aman amn ne mümkün lütfen düşünme bile. Dolayısı ile yapışık bir hayat. Şikayetçimiyim..Bilmem pek başka türlüsünü görmedim. Ama itiraf edeyim ki sabahleyin cocuklar okula koca işegidince hele o gün yardımcı da gelmiyorsa ben o zaman pek bir nefesleniyordum. Küçük mutluluklar…Şimdi epeyce büyüyünce thanks to all our children eşlerimiz bize daha fazla nefes tanuyor.Çünkü artık bu istek normal kabul ediliyor. Ama en güzeli ciğerleri oksijenle doldurup sevdiklerimizin yanında boşaltmak degil mi..
    Babaye

Yorumunuzu Yazın

Nefes Alabilmek!

thb_nefesalmak

Nefes almak ne kadar doğal bir hareket değil mi? Vücudun biz farkında bile olmadan, yaşama devam edebilmemiz için gerçekleştirdiği en temel refleks diye de tanımlayabiliriz belki. Tabii diğer reflekslerimizden farkı belirli bir oranda“kontrol edebiliyor” olmamız.

O kadar önemli ki şu nefes, hıçkırık tuttuğunda “derin ve sakin nefes al” denir (bence en iyi çözüm tersten su içmek aslında.) Ya da iğne yapacakları an “derin bir nefes alın”denir. Spor yaparken, zorlandığınız noktada nefes verilmesi önerilir. Bunun ötesinde normal doğum yapanlar bilir (öteki tür doğumlar anormal mi, o da ayrı konu…) her sancı geldiğinde hızlı hızlı nefes aldırırlar doğum yapmaya çalışan zavallı anneye (bende bu sistem hiç işe yaramamıştı bu arada, birazcık bile rahatlatmamıştı beni.)
Özetle en kritik ve zor anların üstesinden gelebilmenin bir yoludur nefes alıp vermek.

Bu yazının biyoloji dersini andırmaya başladığının farkındayım. Ama amacım nefes alıp vermenin hayatımızda ne kadar önemli bir yeri olduğunu vurgulamaktı. Başardım sanırım :)

Peki, ilişkilerimizde nefes alabiliyor muyuz? Çevremizdekilerin nefes almasına izin veriyor muyuz?

Benim için bu çok önemli nedense. Küçüklüğümden bu yana hep kendi köşeme çekilme ihtiyacım olurdu. Büyüdükçe bu özellik bazen yanlış anlamalara sebep oldu, bazen de arkadaşlık kurtardı. Benim için arada yalnız kalmak müthiş bir keyif. Hiç kimseyle yapışık ikiz gibi yaşayamam, arkadaşlık edemem. Bu özelliğimi çoğu tanıdığım Yay burcu olmama bağlasa da (yine şu burçlar ortaya çıktı), bu bence tamamiyle kişilik ve belki de aile yapısıyla ilintili. Evet, özgür ruh olduğum doğru ama bunun ötesinde herkesin zaman zaman kendi ile baş başa kalması gerektiğine tüm kalbiyle inanlardanım ben.

Arkadaşlıklar vardır, her gün görüşmekten, her an haberleşmekten, birbirinin her türlü özelini bilmekten, gün gelir hiç çekinmeden, düşünmeden karşısındakini kırma hakkını kendinde görür.

Günümüzde çift arkadaşlıkları var. Malum her iki tarafın da hoşlanacağı, anlaşacağı çiftler bulmak zor oluyor. Bazen bayanlar arkadaş oluyor ama eşler ortak bir nokta bulamıyorlar. O zaman bayanlar eşleri olmadan aralıklarla görüşmeye devam ederek arkadaşlıklarını devam ettiriyorlar.
Bazen de tam tersi söz konusu oluyor. Beylerin bekarlık arkadaşlarının eşleri anlaşamıyorsa bu sefer çoğu zaman beyler eski arkadaşları ile görüşememeye bile başlayabiliyorlar. Malum sosyal organizasyonları çoğunlukla hanımlar yapıyor.

Bu kadar zor şartlarda devam eden arkadaşlıklar içerisinde çift olarak birlikte vakit geçirmekten hoşlanan, keyif alanlar da bazen olayı bence abartıp haftanın neredeyse yedi günü görüşüp, mümkünse birbirlerine yakın evlerde yaşayıp, çocuklarını da değiş tokuş edebiliyorlar! Ta ki bu ilişki de nefes alamayıp boğulana kadar…

Ailelerde de benzer bir durum olabiliyor. Yine ya karşılıklı dairelerde ya da yakın apartmanlarda oturuluyor. Hatta ev anahtarları değiş tokuş ediliyor. Birinin annesi (diğerinin kayinvalidesi) istediği zaman elini kolunu sallaya sallaya eve giriyor, birkaç yemek pişirip, ortalığı toparlayıp çıkabiliyor. Hele de bir torun varsa, bakıcının eline kalacağına bir aile büyüğünün elinde çocuğun büyüme fikri doğal gelebiliyor. Yoğun çalışan çiftler için bu ilk başlarda harika bir çözüm gibi gelse de, zamanla paket programın içerisinde büyüklerin gençlere karışma, yorum yapma, eleştirme ya da torunu kendi uygun gördüğü sistemle büyütme ve hatta alternatifleri beğenmeme hakkı da yer aldığından, her iki ev de mutsuz olmaya başlıyor. Kimse nefes alamıyor. İlişki ölmeye başlıyor.

Karşı cinsle ilişki ve evliliklerde de benzer bir sendrom var maalesef. İnsanlar birini çok sevdiklerinde ellerinde olmadan ona yapışıyorlar. Her an, her saniye birlikte olmak istiyorlar. “Biz” sendromu diyorum ben buna. Biraz komik de geliyor ama pek çok kişi ilişkisini böyle yaşıyor, yapışık olarak. Evlendiklerinde de bu sendromdan dolayı farkına varmadan, bireysel olarak yapmaktan hoşlandıkları hobilerinden birlikte vakit geçirmek adına vazgeçebiliyor. Sonra bu bireysellik zamanla tamamiyle ortadan kalktığı için ilişki boğulmaya başlıyor. Ve sorunlar tek tek ortaya çıkıyor. Adeta yeterince bakılmamış bir bedenin zamanla iflas etmeye başlaması gibi.

Bızdıklarımızla da ilişkilerimizde bu konuya dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onlara belirli bir süre sürekli yapışık yaşasak da, onların bizden bağımsız bir şeyler yapmayı denediklerini gördüğümüzde korkmamalı, teşvik etmeliyiz. Bir çocuğun bazen tek başına odasında kendi oyununu oluşturması ya da bir annenin çocuğunu uygun yaşa geldiğinde, 3-5 gün bırakıp seyahate gitmesi kadar sağlıklı bir şey olamaz herhalde. Bunun ötesinde özellikle anne ve babaların, birlikte çocuksuz geçirecekleri bir haftanın hem çocuğun özgüveni için, hem de ailenin sağlığı için elzem olduğuna inanıyorum. Anne ve baba “nefes” alırken, çocuk da kendi başına kalabileceğini gözlemleyip, bağımsızlığa adım atmış oluyor kanımca. Üstelik seyahat sonrası herkes birbirini öyle çok özlemiş oluyor ki, ilişki çok daha sağlıklı ilerliyor. Aile “nefes almış” oluyor :)

Ben kendi ilişkilerimde bir kişiye ya da bir gruba kopamayacak kadar bağlanmaktan hep korktum. Bağlılıkla bağımlılık arasında çok ince bir çizgi var ne de olsa. Bu nedenle tatlı bir mesafeyi hep sevdim. Bir şekilde birey olduğumu ve kendime özel bazı aktivitelerimin olması gerektiğine inandım. Kimsenin müdahale edemeyeceği, bambaşka bir yerde ve belki bambaşka bir kişi ile yapılabilecek bir çalışma, bir hobi, adı ne olursa olsun sadece benim nefes almamı sağlayacak, beni tazeleyecek, enerji verecek bir şey…

Kendim için bunu isterken, aynı hakkı hem eşime hem kızıma tanımam gerektiğinin farkındayım. İşte bu şekilde yetişmekte olan kızım geçenlerde “sadece babası ile seyahate gitmek istediğini” bildirdi. Önceleri bu talep hakkında ne kadar ciddi olduğunu kestiremesek de kendisi her gün babasına seyahate kaç gün kaldığını sorup, takvimden göstermesini istediği için, şimdi planlar ciddileşmeye başladı. Ve ben çok mutluyum. Çünkü onlar baba-kız bensiz oldukları için nefes alacaklar, sadece ikisi olmanın tadını çıkartacaklar, bense o iki gün boyunca eski bekar günlerimdeki gibi aklıma ne gelirse yapabileceğim :)

İki gün sonunda birbirimizi yıllardır görmüyor gibi sarılıp, aşkımızı tazeleyeceğiz hep birlikte…

İşte size KOCAMAN DERİN BİR NEFES…

2 Yorum
  1. Anonymous
    28 Ocak 2010 | 14:18

    Yine güzel, yine düşündüren bir konu…
    Annemi kaybedeli zihnimin gerisinde sürekli birtakım hesaplaşmalar yapıp, ilişkileri gözden geçirir oldum.
    Senin 'derin nefes alma' dediğini ben 'karşılıklı saygı' olarak yorumluyor, sana bütün kalbimle katılıyorum.
    Benim annem bana ne evliliğim, ne evim ne de çocuklarım konusunda karıştı. Sorduğum zaman fikrini söyledi, yardımını istediğimde bütün gücüyle koştu ama – karışmadı.
    Bu, bana saygıydı. Mesela bizlerin size karşı fazla otoriter olduğumuzu düşündüğü zamanlar olduğunu biliyorum. Bunu hissedebiliyordum ama yine karışmadı. Sizler bizim çocuklarımızdınız, bizim doğrularımızla yetişecektiniz. İşte buna duyduğu saygıydı.
    Ben, kendim anne olunca elimden geldiğince aynı sistemi uygulamaya çalıştım çünkü onun uyguladıkları hayatı daha kolay yaşamamı sağlıyordu. Yan sorunlar yaşamıyorduk. Babanla birlikte ne kızlarımıza ne de damatlarımıza karışmama konusunda aramızda sessiz bir anlaşma var sanki. Ama yardımımız ya da fikrimiz istendiğinde elbette büyük mutlulukla elimizden geleni yapıyoruz, böylece bizler de sizlere hayatı, en azından bizim açımızdan, sorunsuz kılmaya gayret ediyoruz. Ve bu da sizlere, eşlerinize ve düşüncelerinize duyduğumuz saygıdan kaynaklanıyor.
    Fakat her şey elbette karşılıklıdır. Kızlarımız ve damatlarımız da bizlere gerçekten saygılı ve düşünceliler. Pekçok konuda, çeşitli biçimlerde anne babaya ya da başka büyüklere 'yıkılan', sorumsuz ve düşüncesizce yıkılan gençler de yok değil.
    Elinden geldiğince kendi işini yapıp, evine, ailesinin sorumluluk ve yükümlülüklerine sahip çıkıp sürekli büyükleri işe koşmayan gençlerde de büyüklere saygı görüyorum. Onların da bir hayatı olduğuna, artık yaşlarının ilerlemiş olduğuna ve asıl görevlerini tamamlamış bu kişilere saygı görüyorum. Ve ne mutlu bize ki bizim gençlerimiz eşleriyle birlikte bizlere bu saygı ve anlayışı gösteriyorlar.
    İşte bu da karşılıklı saygı ya da birbirine nefes alma özgürlüğünü getiriyor.
    Burada çok önemli bir saptama yapmak istiyırum. Kültür ve anlayış farklılıkları üstüne…
    Sen ve ben böyle düşünebiliriz ama ya karşımızdaki kişi ne düşünüyor acaba?
    Bizler bu açıdan da şanslı bir aileyiz. Ne yazık ki her aile böylesi bir şansa sahip değil. Örneğin, benim dünürüm olan dostum Meral, tanıdığım gerçekten ender özellikler tşıyan kişilerdendir. Karşısındakine saygıyı, ben onda en güzel biçiminde görürüm. Evi, kucağı, yüreği hep açıktır ama – karışmaz. Yardımsa yardım…Sevgiyse sevgi…Ama tüm gelinlerine ve oğullarına hep saygıyla yaklaşır. En azından bu benim gözlemim, hatta sadece benim değil annemle yaptığımız sohbetlerde onun bu davranışından hep hayranlıkla söz etmişizdir.
    Daha değişik bir bakış açısı bunca yardımın karşılığını şu veya bu şekilde isteyebilir, bunu kendine hak görebilir. İşte kültür ve anlayış farkı derken bunu kasdediyorum.
    Çok dipdibe ilişkilerde nefes alma yani saygı bir şekilde yıpranıyor. Pekçok arkadaşlığın sırf bu içiçe yaşamışlık nedeniyle bozulduğuna şahit olduk yılların içinde.
    Ve içimi yakan bir başka örnek, bir bankacı hanım çok çalıştığı için çocuğuna annesinin baktığını anlattı. Çocuk, tamamen (doğal olarak) anneannenin terbiyesiyle yetişiyormuş ve ona 'anne' diyormuş. 'Çocuğumla hiçbir anım yok. Ne ilk adımını gördüm, ne ilk gülücüğünü,' diye anlatmıştı gözleri dolarak. Belki de mecburiyet olmasa böyle yaşamazdı, belki de kariyeri için böylesini tercih etti, orasını bilemem artık.
    Sonuçta, her türlü ilişkide sevgi ve saygı…
    Her türlü ilişkide nefes payı…
    Eski Toprak

  2. Anonymous
    1 Şubat 2010 | 16:05

    Canım yine çok önemli bir konuya değinmişin..Bende aynen nefes olayına katılıyorumBizim nesil de ailen ile otururken pek nefes alınmazdı, biraz odanda oturmak istesen hemen cağrılırdık, e hoş aranılmak ama nasıl kendimizle kalacagız? Evlendik öyle şimdi ki gibi hobbim var ben şunu yaparım, aksam calışan arkadaşlarımla gezerim hatta seyahat ederim aman amn ne mümkün lütfen düşünme bile. Dolayısı ile yapışık bir hayat. Şikayetçimiyim..Bilmem pek başka türlüsünü görmedim. Ama itiraf edeyim ki sabahleyin cocuklar okula koca işegidince hele o gün yardımcı da gelmiyorsa ben o zaman pek bir nefesleniyordum. Küçük mutluluklar…Şimdi epeyce büyüyünce thanks to all our children eşlerimiz bize daha fazla nefes tanuyor.Çünkü artık bu istek normal kabul ediliyor. Ama en güzeli ciğerleri oksijenle doldurup sevdiklerimizin yanında boşaltmak degil mi..
    Babaye

Yorumunuzu Yazın