Sesime Gelin Defne Hanım

Karanlıkta Diyalog

Haftalar önce sevgili Banu (Özkan Tozluyurtwww.banunundunyasi.com) aradı beni: “Bu tecrübeyi seninle yaşamak istiyorum. İnan çok farklı.”

Banu ister de ben yapmaz mıyım? Korksam da, ürksem de, eğer o bunu benimle yaşamak istiyorsa hayır diyecek hâlim yok. Kendimi şaşırtan bir netlikte “Evet tabii ki gelirim Banucuğum”,dedim.

Derken, derin bir düşünce aldı beni. Acaba nasıl olacaktı? Karanlıkta, hiç mi hiç ışık girmeyen bir ortamda İstanbul’u yaşamak,… Tamam sevgili “0 km.Kültür”elçimiz Mine Küçük ballandıra ballandıra yazmıştı ama, o farklı, ben farklı (Bkz. “Karanlıkta Diyalog Sergisi”)

“Neyse canım, hallederiz herhalde…” dedim içimden.

Derken o gün geldi…

İçim kıpırtılı, karnımda biraz ağrılar var…

Karanlıkta Diyalog” kapısında buluştuk, blog yazarları, dergi yazarları,…

İçeriye girmeden önce çantalarımızı, cep telefonlarımızı, elimizde olabilecek ne varsa bırakıyoruz. Bu tecrübeyi yaşarken ellerimiz, kulaklarımız çok önemli olacak… Gözlerimiz olacak onlar.

Girişte hepimize birer baston veriliyor. Etrafı bu bastonlarla hissedeceğiz. Kısaca nasıl kullanacağımız anlatılıyor.

Tek sıra oluyoruz, önümde Banu, arkamda Esra Ertuğrul (www.bebeimgeliyor.blogspot.com)… Birbirimize güveniyoruz. Banu tecrübeli, o ne dese aklımıza not ediyoruz. Yaklaşık 17 kişiyiz ve iki gruba bölüneceğiz, iki rehberle dolaşacağız. Ama önce bilgi aktarımı yapılacak bölüme geçiyoruz.

Karanlık giderek etrafımı sarmaya başladığında, birdenbire kalbim inanılmaz hızlı atmaya başlıyor, sesi kulaklarımda gümlüyor ve başımın döndüğünü, kulaklarımın uğuldadığını hissediyorum. Bu hissi çok iyi biliyorum. Hemen önlem almazsam bayılacağımın farkındayım. Birkaç adım daha atıyorum ama olacak gibi değil. Arkama dönüp, “Esra ben kötü oluyorum” diyorum. Birisi bunu duyuyor ve beni hemen çıkışa yönlendiriyor.

Yanıma iletişime destek veren Serdar Bey geliyor. Beni bir yere oturtup su veriyorlar. Zaten aydınlığa çıkar çıkmaz iyileşiyorum.

Ama geri dönmek istiyorum, yarım bırakamam ben herhangi bir şeyi. Bu kadar geldim. Tekrar denemeden olmaz.

Serdar Bey, “Ben size yardım edeceğim Defne Hanım” diyor. Bir koluna ben, diğer koluna eşi giriyor. Eşinin de ilk tecrübesiymiş.

Birlikte giriyoruz.

Bu sefer o kadar kötü değil hissim.

Herkes çoktan oturmuş. Bana bir sandalye gelmesi ve benim oturmam bekleniyor. “Defne Hanım geldi, o oturduktan sonra başlayalım” diyor Serdar Bey. Banu sesleniyor bir yerlerden, “Defne sen misin?” “Evet geldim!” diyorum yarı utanarak…

Sonunda bana bir sandalye geliyor, yönlendirmeyle o sandalyeyi buluyorum ve oturuyorum. “Oooh şükür, şimdiye kadar sorun yok…” diye geçiriyorum içimden.

Dialogue in the Dark” projesini Türkiye’ye iki sosyal girişimci getiriyor: Hakan Elbir ve Kerem Okumuş. Bizlere sunumu yapan Hakan Bey, detaylı bilgi veriyor:

Dialogue Social Enterprise’ın kurucusu Andreas Heinecke, Almanya’da bir radyo istasyonunda çalışırken, ilk defa bir görme engelliyle karşılaşır. Kısa sürede, görmeyen insanların, görenlerin sahip olmadığı birçok özelliğe sahip olduklarını farkeder. Andreas, görme engelli genç meslektaşını iyi bir radyocu olması üzere eğitirken, kendisi de onun tarafından hayata dair eğitildiğini farkeder. Görme engelli bir insan, Andreas’ın “gözlerini açar” ve onun farklılıkların ötesine geçerek neler yapabileceğimiz konusunda düşünmesine sebep olur. Böylelikle ilk sosyal girişim doğar: Dialogue in the Dark!

Şu anda dünyanın 30 ülkesinde, 130 şehirde bu tecrübe yaşatılırken, şehirlerin 15’inde “Diyalog Müzesi” bulunmakta. İstanbul’da da hedef bu aslında, böylelikle yapılanlar kalıcı olabilecek.

“Ülkemizde görme engelliler için destek çok az. Kullandıkları bastonları edinmeleri bile bir mesele. Nedense görme engelli bir kişinin tek yapabileceği işin, santral görevlisi olduğu düşünülüyor”, diyor Hakan Bey.

Şirketler bize sunum yapılan bu kapkaranlık odada eğitimler yapıyormuş. Karanlık içerisinde birbirinin yüzünü görmeyen iş arkadaşları, şirket çalışanları, düşündüklerini daha rahat ifade edebiliyor, liderlik vasıflarını daha rahat ortaya koyabiliyorlarmış.

McKinsey & Company Danışmanlık şirketi dünyada işe alımlarını artık ‘blackbox’ sistemiyle yapıyor”, diyor Hakan Bey. Bu şekilde daha tarafsız bir değerlendirme yapılabiliyormuş. Şirket bu şekilde hem uygun kişiyi uygun pozisyona yerleştirmede, hem de eleman sadakatinde olumlu anlamda büyük farklılık gözlemlemiş.

Anlatımı takiben simulasyonun olacağı bölüme geçeceğiz. Fakat nasıl oluyorsa, yanımdaki kişinin aktardığı “Bekleyeceğiz” bilgisi neticesinde beklemeye devam edince, geride kalıp grubu kaybediyorum. Kendimi oldukça aptal hissederek sesleniyorum “Ben burada kaldım!” diye. Birisi kolunu uzatıyor, “Tutunun bana” diye. Ona tutunup dışarı çıkıyorum. Çıkışta beni kurtaran kişiye teşekkür ediyorum. İsmini bilmiyorum.

Toplamda 90 dakika olacağı bilgisini aldığım simulasyonun 90 dakikasının çoktan sunum ve tanıtımla geçtiğini fark edince panik oluyorum. Bunun üzerine bir 90 dakika daha geçirecek vaktim yok maalesef. “Ne yapabiliriz?” diyorum Serdar Bey’e. “Merak etmeyin içeride farklı istasyonlar var. İstediğiniz zaman rehberlerimizden biri sizi dışarı çıkarır”, diyor.

İyi de zamanı nasıl anlayacağım? Saatimi göremiyorum ki…

“Rehberlerimiz size haber verirler”, diyor Serdar Bey. Bizlere içeride eşlik edecek rehberler görme engelli. Onlar her şeye hakim. Bizim gibi şaşkın ördek değiller yani…

Karanlıkta Diyalog

Yine tek sıra oluyoruz. Banu bu sefer, “Defne sen önüme geç bakiim. Uzaklaşma öyle!” diyor. Tabii hemen dediğini yapıyorum.

Derin bir nefes.

Önce labirent gibi bir yerlerden ilerliyoruz sol elimiz duvarı takip ederek. Bazen birbirimize çarpıyoruz. Bastonlarımız çakışıyor. Acemiyiz belli.

Sonra herkes birbirine haber vermeye başlıyor: “Durdum”, “Köşe var”, “İlerliyorum”,…

Bu arada rehberlere bölünüyoruz tabii.

Rehberlerimiz yüzümüzü, kolumuzu elleyerek bizi tanımaya çalışıyor. İsmimizi soruyorlar. Tek tek söylüyoruz.

Herkes uyumlu, herkes sakin, yine benden ses çıkıyor: “İrfan Bey bir şey sorabilir miyim? Benim bir saate çıkmam lazım. Ama saatimi göremiyorum. Nasıl olacak?”

“Bende saat var. İsminiz?” diyor rehberimiz.

“Defne” – içimden “Yani bayan Arıza!” diyorum…

“Tamam Defne Hanım. Size haber vereceğim. Merak etmeyin” diyor.

Ve İstanbul’u keşfe başlıyoruz.

Önce bir parktayız. Kuşlar ötüyor, ağaçları elliyoruz. Derken bir boşluk… Eyvah! Panik oluyorum yine.

Önümüzde köprü varmış meğer.

İrfan Bey sürekli sesleniyor: “Sesimi takip edin lütfen…”

Hep geride kalıyorum. İnsanlar nasıl bu kadar hızlı yürüyor, şaşıyorum. Fazla temkinliyim, söylenene güvenemiyorum. Bunun benim hayata bakışım olduğunu keşfediyorum. Ve rahatsız oluyorum. Kendimi bırakamıyorum. “Rahat ilerleyin Defne Hanım” denilse de olmuyor.

“Sesime gelin Defne Hanım.”

“Yani sağa mı?”

“Burada sağ sol yok Defne Hanım. Sesimi dinleyin, sesime gelin…”

Çok zor, çok.

Parkın ucunda, ağaçlar ve manavdan sonra banklar var. Ben gelene kadar dolmuş, herkes oturmuş.

“Defne Hanım size yer kalmadı maalesef”, diyor rehberimiz.

Ben “Sorun değil” derken, Banu “Defne gel buraya diyor, uzanıp beni yakalıyor ve kucağına oturtuyor…”

“Nasıl beni buldu bu karanlıkta?” diye düşünürken, Banu’ya “Bacakların ağrıdıysa söyle. Kalkarım hemen”, diyorum. “Yok canım çok hafifsin. Biraz yemek ye!” diyor. Hepimiz gülmeye başlıyoruz.

Kucağına oturtunca annelik içgüdüsü devreye girdi :)

Kalkıyoruz. Yürümeye başlıyoruz.

Bir şeye çarpıyoruz. Elliyoruz. Bu bir araba.

Karşıdan karşıya geçecekmişiz.

Bastonlarımızı kullanarak basamağı buluyoruz. Bir adım aşağı, düz yürü, bir adım yukarı…

Bunu da atlattık.

Sırada tramvaya binmek var. Basamak çıkmak, oturacak yer bulmak ne zor. Taksim’de gidiyoruz.

İnerken de aynı dikkati göstermek gerekiyor.

Ardından uçağa bineceğiz. Rehberimiz bizim grubu durduruyor. Ben Banu ve Esra’dan geride kalıyorum. Önümde bir hanımın sesi, arkamda bir beyin sesi.

Bize beklememiz söyleniyor. Biz de bekliyoruz. Bir süre sonra önümdeki hanımın ne sesini duyabiliyorum, ne de sırtını hissedebiliyorum. Arkamdaki beye “Önümde kimse kalmadı galiba… Anlamadım ne oldu…” diyorum. Onun da arkasında kimse yokmuş zaten.

Sesleniyoruz, rehberimizin sesini duyamıyoruz. Zaten nereye gitmeleri gerektiğini anlayabilmek için herkes o kadar çok gürültü yapıyor ki, kimin ne dediği anlaşılmıyor.

Tam o sırada arkamızda bir turist grubunun sesini duyuyoruz. Can havliyle onların rehberinden yardım istiyoruz. Kendi rehberimizin ismini de o an unutmuşuz. Sesinden tanımaya çalışıyoruz. Ortalık karışıyor bir anda. Grubundan ayrılan iki kişi sap gibi kalmış ortada. Ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Sonunda bir başka rehber bizi uçağa yetiştiriyor. “Birbirinizi kaybetmeyin!!!” diyor. Bizimle tekrar uğraşmak istemiyor. Uçağa binmemizle bizim grup alkış, kıyamet, ıslıklar…

Banu, “Defne sen mi kayboldun??!!!” diyor…

Suçlu suçlu “Evet” diyorum. Sürekli “arıza” durumundayım…

İkinci kişinin “Tamer Bey” olduğunu öğreniyorum.

Uçaktan sonra, artık çıkışa ilerliyoruz yine birbirimize tutunarak ve aydınlığa kavuşuyoruz.

Kader arkadaşımın kim olduğuna bakıyorum. Aaa o da ne? İlk sunumda beni dışarı çıkaran kişi. Gülmeye başlıyoruz hâliyle…Tamer Aydın, Klaket Aktüel’de yazıyor. Tekrar teşekkür ediyorum ona, bana destek olduğu için…

Karanlıkta Diyalog

“Karanlıkta Diyalog” öyle bir tecrübeydi ki, görme engelli kişilerin günlük yaşamını anlayacağım, hissedeceğim diye gitmeme rağmen, kendimle yüzleşmeme neden oldu.

Aslında başkalarına, üstelik tanımadıklarıma nasıl muhtaç olabileceğimi, kendimi bazen sorgulamadan teslim etmem gerekebileceğini, sesimi çıkarmakta tereddüt yaşadığımda neler olabildiğini gördüm. Birilerinden yardım isteyemediğimi, hep her şeyi kendim halletmeye çalıştığımı, kendimi bırakamadığımı,… Yardım etmeye alışık olduğumu, ama aynısını başkasından almakta zorlandığımı fark ettim. Bu his buketi hiç de hoşuma gitmedi… Öte yandan 90 dakika içerisinde bu kadar derine inebilmemi başka hiçbir ortam sağlamazdı muhtemelen.

“Karanlıkta Diyalog” mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe ama, kolay değil. Derin bir nefes almanız ve kendinizi tamamiyle teslim etmeniz gerekiyor. Büyük ve unutulmaz olan bu tecrübe, cesaret istiyor.

İmza: Arıza Defne!

2 Yorum
  1. Başak
    4 Mart 2014 | 15:27

    Defnecim, Mete’yle ben de Şubat tatilinde bu tecrübeyi yaşayan şanslı kişilerdeniz. Mete yaşı itibariyle başlangıçta oldukça kaygılı olsa da zaman geçip karanlığa daha da bir alıştıktan sonra rahatladı. Önceleri el ele sürdürdüğümüz karanlıktaki yolculuğumuzu rehberimiz Necmi Bey’in de yardımları sayesinde tek başına tamamladı :) Çıkışta ise aydınlığa alışmamız zor oldu bu sefer de. Uzunca bir süre etkisinden çıkamadığımız bu ilginç tecrübeyi herkesle paylaşıp mutlaka deneyimlenmesi gerektiğini söylemeden edemiyoruz.

  2. Eski Toprak
    5 Mart 2014 | 12:36

    Müthiş bir deneyim.
    Çok etkilendim. Görme engelinin anlaşılması
    bu kadar güzel sağlanabilir.

Yorumunuzu Yazın

Sesime Gelin Defne Hanım

Karanlıkta Diyalog

Haftalar önce sevgili Banu (Özkan Tozluyurtwww.banunundunyasi.com) aradı beni: “Bu tecrübeyi seninle yaşamak istiyorum. İnan çok farklı.”

Banu ister de ben yapmaz mıyım? Korksam da, ürksem de, eğer o bunu benimle yaşamak istiyorsa hayır diyecek hâlim yok. Kendimi şaşırtan bir netlikte “Evet tabii ki gelirim Banucuğum”,dedim.

Derken, derin bir düşünce aldı beni. Acaba nasıl olacaktı? Karanlıkta, hiç mi hiç ışık girmeyen bir ortamda İstanbul’u yaşamak,… Tamam sevgili “0 km.Kültür”elçimiz Mine Küçük ballandıra ballandıra yazmıştı ama, o farklı, ben farklı (Bkz. “Karanlıkta Diyalog Sergisi”)

“Neyse canım, hallederiz herhalde…” dedim içimden.

Derken o gün geldi…

İçim kıpırtılı, karnımda biraz ağrılar var…

Karanlıkta Diyalog” kapısında buluştuk, blog yazarları, dergi yazarları,…

İçeriye girmeden önce çantalarımızı, cep telefonlarımızı, elimizde olabilecek ne varsa bırakıyoruz. Bu tecrübeyi yaşarken ellerimiz, kulaklarımız çok önemli olacak… Gözlerimiz olacak onlar.

Girişte hepimize birer baston veriliyor. Etrafı bu bastonlarla hissedeceğiz. Kısaca nasıl kullanacağımız anlatılıyor.

Tek sıra oluyoruz, önümde Banu, arkamda Esra Ertuğrul (www.bebeimgeliyor.blogspot.com)… Birbirimize güveniyoruz. Banu tecrübeli, o ne dese aklımıza not ediyoruz. Yaklaşık 17 kişiyiz ve iki gruba bölüneceğiz, iki rehberle dolaşacağız. Ama önce bilgi aktarımı yapılacak bölüme geçiyoruz.

Karanlık giderek etrafımı sarmaya başladığında, birdenbire kalbim inanılmaz hızlı atmaya başlıyor, sesi kulaklarımda gümlüyor ve başımın döndüğünü, kulaklarımın uğuldadığını hissediyorum. Bu hissi çok iyi biliyorum. Hemen önlem almazsam bayılacağımın farkındayım. Birkaç adım daha atıyorum ama olacak gibi değil. Arkama dönüp, “Esra ben kötü oluyorum” diyorum. Birisi bunu duyuyor ve beni hemen çıkışa yönlendiriyor.

Yanıma iletişime destek veren Serdar Bey geliyor. Beni bir yere oturtup su veriyorlar. Zaten aydınlığa çıkar çıkmaz iyileşiyorum.

Ama geri dönmek istiyorum, yarım bırakamam ben herhangi bir şeyi. Bu kadar geldim. Tekrar denemeden olmaz.

Serdar Bey, “Ben size yardım edeceğim Defne Hanım” diyor. Bir koluna ben, diğer koluna eşi giriyor. Eşinin de ilk tecrübesiymiş.

Birlikte giriyoruz.

Bu sefer o kadar kötü değil hissim.

Herkes çoktan oturmuş. Bana bir sandalye gelmesi ve benim oturmam bekleniyor. “Defne Hanım geldi, o oturduktan sonra başlayalım” diyor Serdar Bey. Banu sesleniyor bir yerlerden, “Defne sen misin?” “Evet geldim!” diyorum yarı utanarak…

Sonunda bana bir sandalye geliyor, yönlendirmeyle o sandalyeyi buluyorum ve oturuyorum. “Oooh şükür, şimdiye kadar sorun yok…” diye geçiriyorum içimden.

Dialogue in the Dark” projesini Türkiye’ye iki sosyal girişimci getiriyor: Hakan Elbir ve Kerem Okumuş. Bizlere sunumu yapan Hakan Bey, detaylı bilgi veriyor:

Dialogue Social Enterprise’ın kurucusu Andreas Heinecke, Almanya’da bir radyo istasyonunda çalışırken, ilk defa bir görme engelliyle karşılaşır. Kısa sürede, görmeyen insanların, görenlerin sahip olmadığı birçok özelliğe sahip olduklarını farkeder. Andreas, görme engelli genç meslektaşını iyi bir radyocu olması üzere eğitirken, kendisi de onun tarafından hayata dair eğitildiğini farkeder. Görme engelli bir insan, Andreas’ın “gözlerini açar” ve onun farklılıkların ötesine geçerek neler yapabileceğimiz konusunda düşünmesine sebep olur. Böylelikle ilk sosyal girişim doğar: Dialogue in the Dark!

Şu anda dünyanın 30 ülkesinde, 130 şehirde bu tecrübe yaşatılırken, şehirlerin 15’inde “Diyalog Müzesi” bulunmakta. İstanbul’da da hedef bu aslında, böylelikle yapılanlar kalıcı olabilecek.

“Ülkemizde görme engelliler için destek çok az. Kullandıkları bastonları edinmeleri bile bir mesele. Nedense görme engelli bir kişinin tek yapabileceği işin, santral görevlisi olduğu düşünülüyor”, diyor Hakan Bey.

Şirketler bize sunum yapılan bu kapkaranlık odada eğitimler yapıyormuş. Karanlık içerisinde birbirinin yüzünü görmeyen iş arkadaşları, şirket çalışanları, düşündüklerini daha rahat ifade edebiliyor, liderlik vasıflarını daha rahat ortaya koyabiliyorlarmış.

McKinsey & Company Danışmanlık şirketi dünyada işe alımlarını artık ‘blackbox’ sistemiyle yapıyor”, diyor Hakan Bey. Bu şekilde daha tarafsız bir değerlendirme yapılabiliyormuş. Şirket bu şekilde hem uygun kişiyi uygun pozisyona yerleştirmede, hem de eleman sadakatinde olumlu anlamda büyük farklılık gözlemlemiş.

Anlatımı takiben simulasyonun olacağı bölüme geçeceğiz. Fakat nasıl oluyorsa, yanımdaki kişinin aktardığı “Bekleyeceğiz” bilgisi neticesinde beklemeye devam edince, geride kalıp grubu kaybediyorum. Kendimi oldukça aptal hissederek sesleniyorum “Ben burada kaldım!” diye. Birisi kolunu uzatıyor, “Tutunun bana” diye. Ona tutunup dışarı çıkıyorum. Çıkışta beni kurtaran kişiye teşekkür ediyorum. İsmini bilmiyorum.

Toplamda 90 dakika olacağı bilgisini aldığım simulasyonun 90 dakikasının çoktan sunum ve tanıtımla geçtiğini fark edince panik oluyorum. Bunun üzerine bir 90 dakika daha geçirecek vaktim yok maalesef. “Ne yapabiliriz?” diyorum Serdar Bey’e. “Merak etmeyin içeride farklı istasyonlar var. İstediğiniz zaman rehberlerimizden biri sizi dışarı çıkarır”, diyor.

İyi de zamanı nasıl anlayacağım? Saatimi göremiyorum ki…

“Rehberlerimiz size haber verirler”, diyor Serdar Bey. Bizlere içeride eşlik edecek rehberler görme engelli. Onlar her şeye hakim. Bizim gibi şaşkın ördek değiller yani…

Karanlıkta Diyalog

Yine tek sıra oluyoruz. Banu bu sefer, “Defne sen önüme geç bakiim. Uzaklaşma öyle!” diyor. Tabii hemen dediğini yapıyorum.

Derin bir nefes.

Önce labirent gibi bir yerlerden ilerliyoruz sol elimiz duvarı takip ederek. Bazen birbirimize çarpıyoruz. Bastonlarımız çakışıyor. Acemiyiz belli.

Sonra herkes birbirine haber vermeye başlıyor: “Durdum”, “Köşe var”, “İlerliyorum”,…

Bu arada rehberlere bölünüyoruz tabii.

Rehberlerimiz yüzümüzü, kolumuzu elleyerek bizi tanımaya çalışıyor. İsmimizi soruyorlar. Tek tek söylüyoruz.

Herkes uyumlu, herkes sakin, yine benden ses çıkıyor: “İrfan Bey bir şey sorabilir miyim? Benim bir saate çıkmam lazım. Ama saatimi göremiyorum. Nasıl olacak?”

“Bende saat var. İsminiz?” diyor rehberimiz.

“Defne” – içimden “Yani bayan Arıza!” diyorum…

“Tamam Defne Hanım. Size haber vereceğim. Merak etmeyin” diyor.

Ve İstanbul’u keşfe başlıyoruz.

Önce bir parktayız. Kuşlar ötüyor, ağaçları elliyoruz. Derken bir boşluk… Eyvah! Panik oluyorum yine.

Önümüzde köprü varmış meğer.

İrfan Bey sürekli sesleniyor: “Sesimi takip edin lütfen…”

Hep geride kalıyorum. İnsanlar nasıl bu kadar hızlı yürüyor, şaşıyorum. Fazla temkinliyim, söylenene güvenemiyorum. Bunun benim hayata bakışım olduğunu keşfediyorum. Ve rahatsız oluyorum. Kendimi bırakamıyorum. “Rahat ilerleyin Defne Hanım” denilse de olmuyor.

“Sesime gelin Defne Hanım.”

“Yani sağa mı?”

“Burada sağ sol yok Defne Hanım. Sesimi dinleyin, sesime gelin…”

Çok zor, çok.

Parkın ucunda, ağaçlar ve manavdan sonra banklar var. Ben gelene kadar dolmuş, herkes oturmuş.

“Defne Hanım size yer kalmadı maalesef”, diyor rehberimiz.

Ben “Sorun değil” derken, Banu “Defne gel buraya diyor, uzanıp beni yakalıyor ve kucağına oturtuyor…”

“Nasıl beni buldu bu karanlıkta?” diye düşünürken, Banu’ya “Bacakların ağrıdıysa söyle. Kalkarım hemen”, diyorum. “Yok canım çok hafifsin. Biraz yemek ye!” diyor. Hepimiz gülmeye başlıyoruz.

Kucağına oturtunca annelik içgüdüsü devreye girdi :)

Kalkıyoruz. Yürümeye başlıyoruz.

Bir şeye çarpıyoruz. Elliyoruz. Bu bir araba.

Karşıdan karşıya geçecekmişiz.

Bastonlarımızı kullanarak basamağı buluyoruz. Bir adım aşağı, düz yürü, bir adım yukarı…

Bunu da atlattık.

Sırada tramvaya binmek var. Basamak çıkmak, oturacak yer bulmak ne zor. Taksim’de gidiyoruz.

İnerken de aynı dikkati göstermek gerekiyor.

Ardından uçağa bineceğiz. Rehberimiz bizim grubu durduruyor. Ben Banu ve Esra’dan geride kalıyorum. Önümde bir hanımın sesi, arkamda bir beyin sesi.

Bize beklememiz söyleniyor. Biz de bekliyoruz. Bir süre sonra önümdeki hanımın ne sesini duyabiliyorum, ne de sırtını hissedebiliyorum. Arkamdaki beye “Önümde kimse kalmadı galiba… Anlamadım ne oldu…” diyorum. Onun da arkasında kimse yokmuş zaten.

Sesleniyoruz, rehberimizin sesini duyamıyoruz. Zaten nereye gitmeleri gerektiğini anlayabilmek için herkes o kadar çok gürültü yapıyor ki, kimin ne dediği anlaşılmıyor.

Tam o sırada arkamızda bir turist grubunun sesini duyuyoruz. Can havliyle onların rehberinden yardım istiyoruz. Kendi rehberimizin ismini de o an unutmuşuz. Sesinden tanımaya çalışıyoruz. Ortalık karışıyor bir anda. Grubundan ayrılan iki kişi sap gibi kalmış ortada. Ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Sonunda bir başka rehber bizi uçağa yetiştiriyor. “Birbirinizi kaybetmeyin!!!” diyor. Bizimle tekrar uğraşmak istemiyor. Uçağa binmemizle bizim grup alkış, kıyamet, ıslıklar…

Banu, “Defne sen mi kayboldun??!!!” diyor…

Suçlu suçlu “Evet” diyorum. Sürekli “arıza” durumundayım…

İkinci kişinin “Tamer Bey” olduğunu öğreniyorum.

Uçaktan sonra, artık çıkışa ilerliyoruz yine birbirimize tutunarak ve aydınlığa kavuşuyoruz.

Kader arkadaşımın kim olduğuna bakıyorum. Aaa o da ne? İlk sunumda beni dışarı çıkaran kişi. Gülmeye başlıyoruz hâliyle…Tamer Aydın, Klaket Aktüel’de yazıyor. Tekrar teşekkür ediyorum ona, bana destek olduğu için…

Karanlıkta Diyalog

“Karanlıkta Diyalog” öyle bir tecrübeydi ki, görme engelli kişilerin günlük yaşamını anlayacağım, hissedeceğim diye gitmeme rağmen, kendimle yüzleşmeme neden oldu.

Aslında başkalarına, üstelik tanımadıklarıma nasıl muhtaç olabileceğimi, kendimi bazen sorgulamadan teslim etmem gerekebileceğini, sesimi çıkarmakta tereddüt yaşadığımda neler olabildiğini gördüm. Birilerinden yardım isteyemediğimi, hep her şeyi kendim halletmeye çalıştığımı, kendimi bırakamadığımı,… Yardım etmeye alışık olduğumu, ama aynısını başkasından almakta zorlandığımı fark ettim. Bu his buketi hiç de hoşuma gitmedi… Öte yandan 90 dakika içerisinde bu kadar derine inebilmemi başka hiçbir ortam sağlamazdı muhtemelen.

“Karanlıkta Diyalog” mutlaka yaşanması gereken bir tecrübe ama, kolay değil. Derin bir nefes almanız ve kendinizi tamamiyle teslim etmeniz gerekiyor. Büyük ve unutulmaz olan bu tecrübe, cesaret istiyor.

İmza: Arıza Defne!

2 Yorum
  1. Başak
    4 Mart 2014 | 15:27

    Defnecim, Mete’yle ben de Şubat tatilinde bu tecrübeyi yaşayan şanslı kişilerdeniz. Mete yaşı itibariyle başlangıçta oldukça kaygılı olsa da zaman geçip karanlığa daha da bir alıştıktan sonra rahatladı. Önceleri el ele sürdürdüğümüz karanlıktaki yolculuğumuzu rehberimiz Necmi Bey’in de yardımları sayesinde tek başına tamamladı :) Çıkışta ise aydınlığa alışmamız zor oldu bu sefer de. Uzunca bir süre etkisinden çıkamadığımız bu ilginç tecrübeyi herkesle paylaşıp mutlaka deneyimlenmesi gerektiğini söylemeden edemiyoruz.

  2. Eski Toprak
    5 Mart 2014 | 12:36

    Müthiş bir deneyim.
    Çok etkilendim. Görme engelinin anlaşılması
    bu kadar güzel sağlanabilir.

Yorumunuzu Yazın