Sevgili Arkadaşım

thb_sevgiliarkadasim_090620

Kızıcık hafif çekingendir normalde. Ama tatil zamanı, belki de yaşı büyüdüğü için, açılıverdi yenilikler konusunda. Yeni mekân, yeni insanlar, pek çok şey geçen yaz gibi ama yine de yeni…

Hafif bir iteklemeyle kendine şeker mi şeker bir arkadaş edindi. İsmi Zeynep.

Şu “Bak kardeş. Haydi arkadaş olun.” cümlesi tüylerimi diken diken ediyor. Kim kimin kardeşi kardeşim! Hani deseniz, “Bak sana göre bir arkadaş, aynı yaştasınız.” anlayacağım. Kardeş kelimesinin bu şekilde kullanılmasını anlayamıyorum. Dolayısıyla kızım için hiç kullanmışlığım yoktur. Onun yerine ortak bir payda bulmaya çalışırım.

Bu, yaş, okul, hobiler, spor ya da herhangi bir oyun olabilir. Buradan yakalamaya çalışırım.

Zeynep’i ilk gördüğümüzde hoşuma gitti sadeliği. Tam Maya’ya göre bir arkadaş diye düşündüm. Ama tabii ki tutup kolundan bizimkini potansiyel arkadaşa götürecek değilim. Düşüncelerimi kendime sakladım akıllı bir ebeveyn olarak.

Derken Zeynep Maya’ya “Oyun oynayalım mı?” diye sordu. Kızıcık nedense her şeyde benden ufak da olsa bir onay bekliyor. (Bir yerlerde hata yaptım sanırım…) Yine kafası bana dönünce “Mayacım harika fikir. Ben senin oyuncaklarını getireyim oynayın istersen.” dedim. Bizimki onayı alınca koşa koşa gitti kendi getirdi havuz oyunlarını. Öyle eğlendiler ki birlikte, o gün bugündür oynuyorlar keyifle.

arkadaşlık

Ortak yönleri çok yok. Okulları farklı, yaşları da öyle. Hatta yaşadıkları şehir bile aynı değil. Ama yaz arkadaşlığı bu. Maksat o an için birlikte vakit geçirebilecekleri, eğlenebilecekleri bir arkadaş bulmaları.

Bu kadar basit aslında.

Öte yandan kaldığımız yerde çalışanların birinin çocuğu Yiğit, iki kızın onunla oyun oynama isteği karşısında son derece ilgisiz. Hatta “İşim olmaz bunlarla!” diyor yüzlerine. Gayet net. Bizimkiler hiç bozulmadan bu bilgiyi alıp, Yiğit’in yanından uzaklaşıyorlar. Tamam. Sorun değil. Oynamazsa hayat durmuyor.

Hatta birkaç saat sonra tekrar davet ettikleri “İşim olmaz Yiğit”in birden bire canı oyun oynamak istiyor ve gruba katılıyor.

“Anneeee Yiğit de geliyor.” haberine benden gelen kinayeli “Hani sizinle işi olmazdı?” lafının (kısık sesle söyledim bunu, sakın yanlış anlamayın) düşünce olarak yakınından bile geçmiyorlar.

O  kadar anı yaşıyorlar yani.

İş hangi noktada daha karmaşık oluyor diye düşünmeme neden oluyor bu doğallık ve bu düşük beklenti.

Ne zaman sorgulamaya başlıyoruz,

“Beni günde kaç defa aradı?”diye

ya da

“O kadar yardım ettim ona, bir şey istedim yapmadı.” diye

ya da

“Hep ben arıyorum. O ise hiç arayıp sormuyor.” diye

arkadaşlık

Ne zaman şüphe etmeye başlıyoruz karşımızdakinin arkadaşlığından, samimiyetinden ki yapılan tüm köprüleri yıkmaya gönüllü oluyoruz.

Ne zaman arkadaşımızın başarıları canımızı acıtmaya başlıyor ve ondan uzaklaşıyoruz?

Hangi aşamada severek birlikte vakit geçirdiğimiz dostumuzla yarışmaya başlıyoruz?

Niye aynı saflık ve az beklentiyle devam edemiyor dostluklar?

Niye en yakınlarımızdan en fazlasını bekliyor ve onların canını yakıyoruz?

Neden en yakınlarımıza yeni tanıştığımız birine gösterdiğimiz anlayışı gösteremiyoruz?

Niye onlar mükemmel olmalı ki… Biz çok mu harikayız?

Tüm bunlar bir yana, daha ilk aşamada arkadaş seçerken dikkat ettiklerimiz hangi aşamada değişiyor? “Birlikte iyi vakit geçirmek” ne zaman kendini “Birlikte vakit geçirmenin bana katkısı ne olacak?” düşüncesine bırakıyor?

Hayat yeterince karmaşık ve zaman zaman usandırıcı iken, sevdiklerimize daha da sıkı, sımsıkı sarılmamız gerekirken, onları sebepsiz yere itmeyi anlayamıyorum. Çözemiyorum kapris yapmayı, karşılığı olamayacak beklentiler içine girmeyi, kendi kendini mutsuz etmeyi…

Çocukluğumun basitliğini, netliğini özlüyorum belki de…

Kim bilir…

Şimdilik kızıcık eğleniyor ya, önemli olan o.

1 Yorum
  1. Tamer Gişan
    10 Temmuz 2012 | 22:40

    Ben suçluyu biliyorum sanırım; bana göre suçlu “ego” ve “benlik” duygusu! Ne kadar güçlüyse bahsettiğiniz konularda da o kadar problem yaşıyoruz.

    Hiç egosuz da olmuyor şüphesiz. Hiç almadan vermek de insan doğasında yok. Ama denge ne kadar iyi kurulursa sanırım problem de o oranda azalıyor.

    Aklımda kendi çözümlediğim bir örnek var; Mesela bir yere girer ya da çıkarken kapıyı arkamızdan gelen için tutmuş olalım ve o kişi de hiç umursamadan geçip gitmiş olsun. Nedir bu durumda hemen hemen hepimizin vereceği doğal tepki? “Bak şu edepsize, insan bir teşekkür eder” mahalinde düşünürüz değil mi? İşte egomuz burada hemen devrede! Çünkü biz önemliyiz, bir iş yaptık, birine yardım ettik, takdir edilmeyi bekliyoruz, bir teşekkür, bir tebessüm bekliyoruz. Karşılık ya da teşekkür/minnet bildirilmeyince öfkelenebiliyoruz. Ben de böyleyim haliyle.

    Ancak bir de farklı bakış açısıyla bakalım; Egolarından arınabilmiş bir insan herhangi bir iyilik yaptı diyelim, metafizik dünyasıyla çok bağlıysa “evrene iyilik yolladım, bana geri dönecektir” diye yorumlar, biraz muhafazakar ise “Allah rızası için” yaptığını söyler. Hem eskiler ne derdi; “denize at, balık bilmezse Halik bilir”

    İlk örneğimizde “benlik” duygumuz baskın olmasaydı karşılık görmediğimiz için öfkelenmeyecektik. Sufiler, dervişler ne derler; “ben kimim ki / ben bir hiçim” Koşulsuz sevgi de ancak bu aşamalara gelinirse verilebiliyor malesef. Örneğin Dalay Lama, kendisine ve milletine yıllarca zulmeden ve tabir caizse kan kusturan Çinlilere kalkıp teşekkür edebiliyor! Neden biliyor musunuz? Çünkü onlara “sabretmeyi” öğrettikleri için. Egosu olan insanların yapabileceği ve hatta anlayabileceği dahi bir şey değil.

    Konuyu biraz uzattım ama bence başta da söylediğim gibi sorduğunuz soruların ve bahsettiğiniz problemlerin kaynağı “ego” ve “benlik” duygusu diye düşünüyorum.

Yorumunuzu Yazın

Sevgili Arkadaşım

thb_sevgiliarkadasim_090620

Kızıcık hafif çekingendir normalde. Ama tatil zamanı, belki de yaşı büyüdüğü için, açılıverdi yenilikler konusunda. Yeni mekân, yeni insanlar, pek çok şey geçen yaz gibi ama yine de yeni…

Hafif bir iteklemeyle kendine şeker mi şeker bir arkadaş edindi. İsmi Zeynep.

Şu “Bak kardeş. Haydi arkadaş olun.” cümlesi tüylerimi diken diken ediyor. Kim kimin kardeşi kardeşim! Hani deseniz, “Bak sana göre bir arkadaş, aynı yaştasınız.” anlayacağım. Kardeş kelimesinin bu şekilde kullanılmasını anlayamıyorum. Dolayısıyla kızım için hiç kullanmışlığım yoktur. Onun yerine ortak bir payda bulmaya çalışırım.

Bu, yaş, okul, hobiler, spor ya da herhangi bir oyun olabilir. Buradan yakalamaya çalışırım.

Zeynep’i ilk gördüğümüzde hoşuma gitti sadeliği. Tam Maya’ya göre bir arkadaş diye düşündüm. Ama tabii ki tutup kolundan bizimkini potansiyel arkadaşa götürecek değilim. Düşüncelerimi kendime sakladım akıllı bir ebeveyn olarak.

Derken Zeynep Maya’ya “Oyun oynayalım mı?” diye sordu. Kızıcık nedense her şeyde benden ufak da olsa bir onay bekliyor. (Bir yerlerde hata yaptım sanırım…) Yine kafası bana dönünce “Mayacım harika fikir. Ben senin oyuncaklarını getireyim oynayın istersen.” dedim. Bizimki onayı alınca koşa koşa gitti kendi getirdi havuz oyunlarını. Öyle eğlendiler ki birlikte, o gün bugündür oynuyorlar keyifle.

arkadaşlık

Ortak yönleri çok yok. Okulları farklı, yaşları da öyle. Hatta yaşadıkları şehir bile aynı değil. Ama yaz arkadaşlığı bu. Maksat o an için birlikte vakit geçirebilecekleri, eğlenebilecekleri bir arkadaş bulmaları.

Bu kadar basit aslında.

Öte yandan kaldığımız yerde çalışanların birinin çocuğu Yiğit, iki kızın onunla oyun oynama isteği karşısında son derece ilgisiz. Hatta “İşim olmaz bunlarla!” diyor yüzlerine. Gayet net. Bizimkiler hiç bozulmadan bu bilgiyi alıp, Yiğit’in yanından uzaklaşıyorlar. Tamam. Sorun değil. Oynamazsa hayat durmuyor.

Hatta birkaç saat sonra tekrar davet ettikleri “İşim olmaz Yiğit”in birden bire canı oyun oynamak istiyor ve gruba katılıyor.

“Anneeee Yiğit de geliyor.” haberine benden gelen kinayeli “Hani sizinle işi olmazdı?” lafının (kısık sesle söyledim bunu, sakın yanlış anlamayın) düşünce olarak yakınından bile geçmiyorlar.

O  kadar anı yaşıyorlar yani.

İş hangi noktada daha karmaşık oluyor diye düşünmeme neden oluyor bu doğallık ve bu düşük beklenti.

Ne zaman sorgulamaya başlıyoruz,

“Beni günde kaç defa aradı?”diye

ya da

“O kadar yardım ettim ona, bir şey istedim yapmadı.” diye

ya da

“Hep ben arıyorum. O ise hiç arayıp sormuyor.” diye

arkadaşlık

Ne zaman şüphe etmeye başlıyoruz karşımızdakinin arkadaşlığından, samimiyetinden ki yapılan tüm köprüleri yıkmaya gönüllü oluyoruz.

Ne zaman arkadaşımızın başarıları canımızı acıtmaya başlıyor ve ondan uzaklaşıyoruz?

Hangi aşamada severek birlikte vakit geçirdiğimiz dostumuzla yarışmaya başlıyoruz?

Niye aynı saflık ve az beklentiyle devam edemiyor dostluklar?

Niye en yakınlarımızdan en fazlasını bekliyor ve onların canını yakıyoruz?

Neden en yakınlarımıza yeni tanıştığımız birine gösterdiğimiz anlayışı gösteremiyoruz?

Niye onlar mükemmel olmalı ki… Biz çok mu harikayız?

Tüm bunlar bir yana, daha ilk aşamada arkadaş seçerken dikkat ettiklerimiz hangi aşamada değişiyor? “Birlikte iyi vakit geçirmek” ne zaman kendini “Birlikte vakit geçirmenin bana katkısı ne olacak?” düşüncesine bırakıyor?

Hayat yeterince karmaşık ve zaman zaman usandırıcı iken, sevdiklerimize daha da sıkı, sımsıkı sarılmamız gerekirken, onları sebepsiz yere itmeyi anlayamıyorum. Çözemiyorum kapris yapmayı, karşılığı olamayacak beklentiler içine girmeyi, kendi kendini mutsuz etmeyi…

Çocukluğumun basitliğini, netliğini özlüyorum belki de…

Kim bilir…

Şimdilik kızıcık eğleniyor ya, önemli olan o.

1 Yorum
  1. Tamer Gişan
    10 Temmuz 2012 | 22:40

    Ben suçluyu biliyorum sanırım; bana göre suçlu “ego” ve “benlik” duygusu! Ne kadar güçlüyse bahsettiğiniz konularda da o kadar problem yaşıyoruz.

    Hiç egosuz da olmuyor şüphesiz. Hiç almadan vermek de insan doğasında yok. Ama denge ne kadar iyi kurulursa sanırım problem de o oranda azalıyor.

    Aklımda kendi çözümlediğim bir örnek var; Mesela bir yere girer ya da çıkarken kapıyı arkamızdan gelen için tutmuş olalım ve o kişi de hiç umursamadan geçip gitmiş olsun. Nedir bu durumda hemen hemen hepimizin vereceği doğal tepki? “Bak şu edepsize, insan bir teşekkür eder” mahalinde düşünürüz değil mi? İşte egomuz burada hemen devrede! Çünkü biz önemliyiz, bir iş yaptık, birine yardım ettik, takdir edilmeyi bekliyoruz, bir teşekkür, bir tebessüm bekliyoruz. Karşılık ya da teşekkür/minnet bildirilmeyince öfkelenebiliyoruz. Ben de böyleyim haliyle.

    Ancak bir de farklı bakış açısıyla bakalım; Egolarından arınabilmiş bir insan herhangi bir iyilik yaptı diyelim, metafizik dünyasıyla çok bağlıysa “evrene iyilik yolladım, bana geri dönecektir” diye yorumlar, biraz muhafazakar ise “Allah rızası için” yaptığını söyler. Hem eskiler ne derdi; “denize at, balık bilmezse Halik bilir”

    İlk örneğimizde “benlik” duygumuz baskın olmasaydı karşılık görmediğimiz için öfkelenmeyecektik. Sufiler, dervişler ne derler; “ben kimim ki / ben bir hiçim” Koşulsuz sevgi de ancak bu aşamalara gelinirse verilebiliyor malesef. Örneğin Dalay Lama, kendisine ve milletine yıllarca zulmeden ve tabir caizse kan kusturan Çinlilere kalkıp teşekkür edebiliyor! Neden biliyor musunuz? Çünkü onlara “sabretmeyi” öğrettikleri için. Egosu olan insanların yapabileceği ve hatta anlayabileceği dahi bir şey değil.

    Konuyu biraz uzattım ama bence başta da söylediğim gibi sorduğunuz soruların ve bahsettiğiniz problemlerin kaynağı “ego” ve “benlik” duygusu diye düşünüyorum.

Yorumunuzu Yazın