Sex And The City 2 Hayatın Ta Kendisi mi ?

Malum “Sex And The City 2″ hâlâ gösterimde. İlk haftasında eleştirmenlerden felaket yorumlar aldı. Kahramanlarımız yaşlanmış, hiç olmayacak kıyafetlerle çöldeler, üstelik Müslüman düşmanı bir senaryo, sıkıcı bir konu,…. Öyle bir durum ki “Sex And The City 2″ son derece aptal bir film, onu seyredenler daha da aptal noktasına geldi iş.

Ben işte o aptallar arasındayım! “Sex And The City”yi severim – tabii canım hoş ama beni yormayacak türden bir şeyler seyretmek istediğimde. Sabun köpüğü fakat aslında pek çok yönü ile hayattan alınma. En başta kız arkadaşlığı anlatan bir film/dizidir “Sex And The City”.

İlk filmini de seyretmiştim, ikinci gelince eleştirileri dikkate almadan annemi de koluma takıp filme gittim.

Beklentim harika kıyafetler, hayatta alamayacağım çeşitte markalarla yaratılan o nefis kombinasyonlar, her daim bakımlı dört tane kız arkadaş, aşk, hayattan kareler, keyifli geçecek iki saat,…

Sonuçta bir Al Pacino filmi değil beklentim doğal olarak. Yine de bu tarz hafif ama hayattan alınmış filmlerin bana mutlaka bir şeyler katacağına inanırım.

Gerçekten de öyle oldu. Film sonunda annemle yapmayı en sevdiğimiz şey olan, taze seyredilmiş film hakkında sohbet keyfimiz esnasında, ikimiz de “Sex And The City 2″nin aslında insana pek çok “gerçek” anları izlettiğini düşündüğümüzü anladık.

Hayattan kareler, evet çoğu aşk ile ilgili olsa da gerçek değil mi? Üstelik karakterlerin ağırlıklı olarak evlilik hayatı ele alınmış bu filmde.

Carrie ve Mr.Big’in evliliğinin nasıl pek çok evlilikte olduğu gibi monotonlaşmaya başladığı gösterilmiş örneğin. Evlilik yıldönümlerinde Mr.Big’in pek çok erkeğin yapabileceği gibi (!) eşine yatak odasında yer almak üzere bir flat screen TV hediye etmesi… Bununla birlikte gelen haftada iki günü ayrı evlerde geçirmeleri önerisi ile Carrie’nin tüm huzurunun kaçması tanıdık gelmiyor mu size?

Pek çoğumuz evliliğimizin monotonlaşmasından çok korkarız fakat nasıl canlı tutacağımızı da bir türlü bilemeyiz. Pek çok  yöntem denesek de yine de kaçınılmaz olur sanki… Arkadaşlarımıza danışırız, kitaplar okur, yenilikleri takip etmeye çalışırız ki belki bir şekilde iş-ev-çocuk üçgeninin dışında daha “cool” bir çift olabilelim. Etrafımızdakilere (ve tabii kendimize) “Bakın biz aynen ilk günki heyecanımızı koruyoruz” görüntüsünü sunabilelim…

Ya da yine aynı çiftin evli oldukları halde çocuk yapmama kararına karşı çevreden gelen aldıkları tepkiler, önyargılı yaklaşımlar etrafımızda yaşadığımız veya rahatlıkla yaşayabileceğimiz durumlar.

Kadınların üzerinde durduğu detayların erkeklerin ne kadar kafalarını karıştırdığını çok güzel örneklemelerle anlatmışlar. Çok güldüm gerçekten. Bizlerin ne kadar dolaylı şekillerde isteklerimizi anlattığımız ve bunun da anlatılanları olduğu gibi algılayan erkekler için ne kadar zorlu bir iletişim şekli olduğunu gördüm bir defa daha. Haritalardan örneklemek gerekirse, sanki bizler New York metrosuyuz, onlarsa İstanbul metrosu. Bizler oldukça karmaşık, onlarsa çok daha sade ve net.   

Bir diğer açıdan dört tane çok yakın kız arkadaş ve bu kız arkadaşların zaman zaman birbirlerini acımasızca eleştirmesi ancak bunun arkadaşlıkları için bir engel teşkil etmemesi benim imrenmeme neden oldu. Çünkü gerçek hayatta, biz kızlar maalesef arkadaşlığımızın yarı zamanını birbirimize rol keserek geçiriyoruz. Doğru değil mi? Elinizi yüreğinize koyun ve en son ne zaman en yakın kız arkadaşınızın sizi sinir eden düşüncesiz bir hareketi ile ilgili GERÇEK düşüncenizi ona olanca açıklığıyla dile getirdiğinizi hatırlayın. Sansürsüz, olduğu gibi, açık ve net olarak,… Eğer dile getirebilen ender kişilerdenseniz, arkadaşlığınız ne durumda? Karşı taraf sizin içinizi olduğu gibi dökmenizi nasıl karşıladı? Hâlâ en yakın arkadaşınız mı?

Ben çoğu zaman kendimi mutsuz etmeyi arkadaşımı huzursuz etmeye yeğliyorum sanki. Bu tavır her ne kadar aslında arkadaşlığımın zedelenmesine neden olsa da,  düşüncelerimin yüksek sesle ilgili kişiye ulaşması konusunda hep kendimi geri çekerim. 

Tüm bunlar bir tarafa, filmin bir güzel tarafı da bizi bambaşka bir ülkeye götürmüş olmasıydı bence. Abu Dhabi’nin lüks yaşamını görme şansını yakadık ilgili sahnelerde.

Evet filmin son bölümlerinde halkın tutucu tarafları gösterilse de gerçek dışı mı bunlar? Ya da New York’un tehlikeli sokakları, esrarkeşleri gösterildiği gibi her ülkenin olumsuz tarafının varlığının filmlerde yer alması normal değil mi? Her şey toz pembe gösterilseydi filmler inandırıcılıklarını kaybetmezler miydi? 

Bir diğer eleştri konusu olan, dört karakterin çizgilerinin artmış olması  beni mutlu etti. Onlar bile bu kadar bakımla yaşlanabiliyorlarsa, benim üzülmem için bir sebep yok diye düşündüm :) Şaka bir yana, gayet bakımlı ama evet biraz da yaşlanmış dört kadın bana filmi daha da gerçek kıldı. Öte yandan filmde Samantha’nın genç kalabilmek uğruna aldığı çeşit çeşit vitaminlerin abartılı sunumu konuyla ne kadar dalga geçildiğinin net bir göstergesiydi.

Kendimle çok özdeşleştirdiğim bir konu da Charlotte ve Miranda’nın barda baş başa geçirdikleri o gece. Charlotte’un alkolün etkisiyle evli ve çocuklu olmaktan ne kadar yorulduğunu nihayet dile getirmesi. Miranda’nın arkadaşını içindekileri dökebilmesi için nasıl da sarhoş ettiği ve sarhoş olduğu :)

Hepimiz çocuklarımızı çok ama çok seviyoruz. Fakat işin zor yanlarını dile getirmeyi, şikayetçi olmayı yanlış olarak gördüğümüz için de çoğumuz yutkunup “Herşey harika!” demekle yetiniyoruz. Bebeğimizi kucağımıza aldığımız o ilk andan itibaren bizim “Annelik içgüdüsü” ile aşk ve zevkten sarhoş olmamız bekleniyor. “Annelik harika bir duygu! Ne kadar şanslıyım!” cümlesi sosyal yaşamda bizden beklenen. Oysaki bebeğin özellikle ilk dönemlerindeki zorluklar aslında annelik duygusunun mutluluktansa “Acı, ızdırap, uykusuzluk, endişe,…” tarzında duygularla tasfir edilmesini gerektiriyor. Bunu içimizden geçirsek de etrafımızdakilere onların duymak isteyeceklerini söylemeyi tercih ediyoruz. Ve bazen çocuksuz hatta bekâr olduğumuz zamanlarımızı bile özleyebiliyoruz. “Hayat o zaman daha kolaydı” diye aklımızdan geçiyor. Öte yandan eşimizle içilen bir kadeh içki, huzur içinde uyuyan bebeğimizin o masum görüntüsü, yanağımıza konan o harika öpücük aslında ne kadar da şanslı olduğumuzu bize hatırlatmıyor mu?   

Bu yazı sanki bir filmi methetmek amacı ile yazılmış gibi oldu ama aslında arzum hoş ve boş diye düşündüğümüz bu filmin gerçekte pek çok yönden hayattan kareler sunuyor olduğunu sizlerle paylaşmak.

Belki de “Sex And The City 2″ insana bir şeyler katabilir… Beni şaşırttı. Belki sizi de şaşırtabilir, kim bilir…

2 Yorum
  1. Tugba
    7 Temmuz 2010 | 16:41

    Defnecim yazilarinla binevi icimizi okuyorsun gibi geliyo bana

  2. Defne
    8 Temmuz 2010 | 16:50

    Çok sevindim Tuğbacım kendinden de birşeyler bulabildiğin için :) Çok sevgiler :)

Yorumunuzu Yazın

Sex And The City 2 Hayatın Ta Kendisi mi ?

Malum “Sex And The City 2″ hâlâ gösterimde. İlk haftasında eleştirmenlerden felaket yorumlar aldı. Kahramanlarımız yaşlanmış, hiç olmayacak kıyafetlerle çöldeler, üstelik Müslüman düşmanı bir senaryo, sıkıcı bir konu,…. Öyle bir durum ki “Sex And The City 2″ son derece aptal bir film, onu seyredenler daha da aptal noktasına geldi iş.

Ben işte o aptallar arasındayım! “Sex And The City”yi severim – tabii canım hoş ama beni yormayacak türden bir şeyler seyretmek istediğimde. Sabun köpüğü fakat aslında pek çok yönü ile hayattan alınma. En başta kız arkadaşlığı anlatan bir film/dizidir “Sex And The City”.

İlk filmini de seyretmiştim, ikinci gelince eleştirileri dikkate almadan annemi de koluma takıp filme gittim.

Beklentim harika kıyafetler, hayatta alamayacağım çeşitte markalarla yaratılan o nefis kombinasyonlar, her daim bakımlı dört tane kız arkadaş, aşk, hayattan kareler, keyifli geçecek iki saat,…

Sonuçta bir Al Pacino filmi değil beklentim doğal olarak. Yine de bu tarz hafif ama hayattan alınmış filmlerin bana mutlaka bir şeyler katacağına inanırım.

Gerçekten de öyle oldu. Film sonunda annemle yapmayı en sevdiğimiz şey olan, taze seyredilmiş film hakkında sohbet keyfimiz esnasında, ikimiz de “Sex And The City 2″nin aslında insana pek çok “gerçek” anları izlettiğini düşündüğümüzü anladık.

Hayattan kareler, evet çoğu aşk ile ilgili olsa da gerçek değil mi? Üstelik karakterlerin ağırlıklı olarak evlilik hayatı ele alınmış bu filmde.

Carrie ve Mr.Big’in evliliğinin nasıl pek çok evlilikte olduğu gibi monotonlaşmaya başladığı gösterilmiş örneğin. Evlilik yıldönümlerinde Mr.Big’in pek çok erkeğin yapabileceği gibi (!) eşine yatak odasında yer almak üzere bir flat screen TV hediye etmesi… Bununla birlikte gelen haftada iki günü ayrı evlerde geçirmeleri önerisi ile Carrie’nin tüm huzurunun kaçması tanıdık gelmiyor mu size?

Pek çoğumuz evliliğimizin monotonlaşmasından çok korkarız fakat nasıl canlı tutacağımızı da bir türlü bilemeyiz. Pek çok  yöntem denesek de yine de kaçınılmaz olur sanki… Arkadaşlarımıza danışırız, kitaplar okur, yenilikleri takip etmeye çalışırız ki belki bir şekilde iş-ev-çocuk üçgeninin dışında daha “cool” bir çift olabilelim. Etrafımızdakilere (ve tabii kendimize) “Bakın biz aynen ilk günki heyecanımızı koruyoruz” görüntüsünü sunabilelim…

Ya da yine aynı çiftin evli oldukları halde çocuk yapmama kararına karşı çevreden gelen aldıkları tepkiler, önyargılı yaklaşımlar etrafımızda yaşadığımız veya rahatlıkla yaşayabileceğimiz durumlar.

Kadınların üzerinde durduğu detayların erkeklerin ne kadar kafalarını karıştırdığını çok güzel örneklemelerle anlatmışlar. Çok güldüm gerçekten. Bizlerin ne kadar dolaylı şekillerde isteklerimizi anlattığımız ve bunun da anlatılanları olduğu gibi algılayan erkekler için ne kadar zorlu bir iletişim şekli olduğunu gördüm bir defa daha. Haritalardan örneklemek gerekirse, sanki bizler New York metrosuyuz, onlarsa İstanbul metrosu. Bizler oldukça karmaşık, onlarsa çok daha sade ve net.   

Bir diğer açıdan dört tane çok yakın kız arkadaş ve bu kız arkadaşların zaman zaman birbirlerini acımasızca eleştirmesi ancak bunun arkadaşlıkları için bir engel teşkil etmemesi benim imrenmeme neden oldu. Çünkü gerçek hayatta, biz kızlar maalesef arkadaşlığımızın yarı zamanını birbirimize rol keserek geçiriyoruz. Doğru değil mi? Elinizi yüreğinize koyun ve en son ne zaman en yakın kız arkadaşınızın sizi sinir eden düşüncesiz bir hareketi ile ilgili GERÇEK düşüncenizi ona olanca açıklığıyla dile getirdiğinizi hatırlayın. Sansürsüz, olduğu gibi, açık ve net olarak,… Eğer dile getirebilen ender kişilerdenseniz, arkadaşlığınız ne durumda? Karşı taraf sizin içinizi olduğu gibi dökmenizi nasıl karşıladı? Hâlâ en yakın arkadaşınız mı?

Ben çoğu zaman kendimi mutsuz etmeyi arkadaşımı huzursuz etmeye yeğliyorum sanki. Bu tavır her ne kadar aslında arkadaşlığımın zedelenmesine neden olsa da,  düşüncelerimin yüksek sesle ilgili kişiye ulaşması konusunda hep kendimi geri çekerim. 

Tüm bunlar bir tarafa, filmin bir güzel tarafı da bizi bambaşka bir ülkeye götürmüş olmasıydı bence. Abu Dhabi’nin lüks yaşamını görme şansını yakadık ilgili sahnelerde.

Evet filmin son bölümlerinde halkın tutucu tarafları gösterilse de gerçek dışı mı bunlar? Ya da New York’un tehlikeli sokakları, esrarkeşleri gösterildiği gibi her ülkenin olumsuz tarafının varlığının filmlerde yer alması normal değil mi? Her şey toz pembe gösterilseydi filmler inandırıcılıklarını kaybetmezler miydi? 

Bir diğer eleştri konusu olan, dört karakterin çizgilerinin artmış olması  beni mutlu etti. Onlar bile bu kadar bakımla yaşlanabiliyorlarsa, benim üzülmem için bir sebep yok diye düşündüm :) Şaka bir yana, gayet bakımlı ama evet biraz da yaşlanmış dört kadın bana filmi daha da gerçek kıldı. Öte yandan filmde Samantha’nın genç kalabilmek uğruna aldığı çeşit çeşit vitaminlerin abartılı sunumu konuyla ne kadar dalga geçildiğinin net bir göstergesiydi.

Kendimle çok özdeşleştirdiğim bir konu da Charlotte ve Miranda’nın barda baş başa geçirdikleri o gece. Charlotte’un alkolün etkisiyle evli ve çocuklu olmaktan ne kadar yorulduğunu nihayet dile getirmesi. Miranda’nın arkadaşını içindekileri dökebilmesi için nasıl da sarhoş ettiği ve sarhoş olduğu :)

Hepimiz çocuklarımızı çok ama çok seviyoruz. Fakat işin zor yanlarını dile getirmeyi, şikayetçi olmayı yanlış olarak gördüğümüz için de çoğumuz yutkunup “Herşey harika!” demekle yetiniyoruz. Bebeğimizi kucağımıza aldığımız o ilk andan itibaren bizim “Annelik içgüdüsü” ile aşk ve zevkten sarhoş olmamız bekleniyor. “Annelik harika bir duygu! Ne kadar şanslıyım!” cümlesi sosyal yaşamda bizden beklenen. Oysaki bebeğin özellikle ilk dönemlerindeki zorluklar aslında annelik duygusunun mutluluktansa “Acı, ızdırap, uykusuzluk, endişe,…” tarzında duygularla tasfir edilmesini gerektiriyor. Bunu içimizden geçirsek de etrafımızdakilere onların duymak isteyeceklerini söylemeyi tercih ediyoruz. Ve bazen çocuksuz hatta bekâr olduğumuz zamanlarımızı bile özleyebiliyoruz. “Hayat o zaman daha kolaydı” diye aklımızdan geçiyor. Öte yandan eşimizle içilen bir kadeh içki, huzur içinde uyuyan bebeğimizin o masum görüntüsü, yanağımıza konan o harika öpücük aslında ne kadar da şanslı olduğumuzu bize hatırlatmıyor mu?   

Bu yazı sanki bir filmi methetmek amacı ile yazılmış gibi oldu ama aslında arzum hoş ve boş diye düşündüğümüz bu filmin gerçekte pek çok yönden hayattan kareler sunuyor olduğunu sizlerle paylaşmak.

Belki de “Sex And The City 2″ insana bir şeyler katabilir… Beni şaşırttı. Belki sizi de şaşırtabilir, kim bilir…

2 Yorum
  1. Tugba
    7 Temmuz 2010 | 16:41

    Defnecim yazilarinla binevi icimizi okuyorsun gibi geliyo bana

  2. Defne
    8 Temmuz 2010 | 16:50

    Çok sevindim Tuğbacım kendinden de birşeyler bulabildiğin için :) Çok sevgiler :)

Yorumunuzu Yazın