Yavaşşşşşşşşşşşşşş

Yavaş

Her gün nereye yetişeceğinizi bilemez bir hâlde misiniz? “Keşke kendimi klonlayabilsem” içinizden sık sık geçirdiğiniz bir cümle mi? “Çok yoğunum!” diyor, ailenize ancak iki hafta sonrasına mı randevu veriyorsunuz? Sosyal yaşam, iş hayatı, bebekli, çocuklu hayat, ev ve eş sorumlulukları, aile büyükleri, arkadaşlar, komşular,kedi, köpek bakımı,… Ve yapılması istenilenler…

Çağımızın hastalığına hoşgeldiniz! Zamansızlık şu dönemin kronik sorunu. Üstelik bunu yaratan da, çeken de bizleriz.

Yapılan bir araştırmaya göre, hayatımızı hızlandırıp o kadar fazla şeye yetişmeye çalışıyoruz ki, bir süre sonra dinlenmeyi beceremiyoruz. Ufukta sakin geçebilecek bir haftasonu varsa, onu hemen doldurmaya çalışıyoruz. Ya arkadaşlarımızı evimize davet ediyoruz, ya çocuğumuza bir aktivite bulmaya çalışıyoruz ya da bambaşka bir sebeple kendimizi evden dışarı atıyoruz – üstelik dinlenmeye deniz kenarına da değil!

Vücudumuzun her tarafı yaptıklarımıza isyan ederken, biz bir türlü frene basamıyoruz. “Aktivitekolik” bir şekilde yaşıyoruz.

Tüm bu olanları farkedip de frene asıldığımızda mutluluğumuz birkaç gün sürsede etrafımızdaki diğer ailelere, çevremizdeki insanlara bakıp, bir süre sonra kendimizi “eksik”, “antisosyal”görüyor, çocuğumuz içinse “yetersiz” ya da “geri kalıyor” korkusu bizi esir alıyor. Ve sonunda yine teslim oluyoruz.

Geceler yapılması gerekenleri planlamaktan uykusuz geçerken, sabaha yorgun vücutlar yine maratona hazırlanıyor.

Peki nereye kadar?

Bizler büyürken kendi çocuklarımızdan daha mı sağlıksız, daha mı yetersiz, daha mı eksiktik? Daha iyisini yapmaya çalışırken acaba ruhumuzu mu yitiriyoruz?

Yaptıklarımızı azaltsak, dursak, gözlerimizi kapatıp derin bir nefes alsak, belki de farkında olmadan kaçırdıklarımızı yakalama şansımız olacak. Neler mi kaçıyor? İlişkiler, dostluklar, aileler, sağlığımız,…

Yani hayatın temeli olan şeyleri kaçırıyoruz aslında.

Yakın bir dostunuzu ya da bir aile büyüğünüzü telefonunuzu kapatıp, gözlerinin içine bakıp en son ne zaman dinlediniz, söylediklerini en son ne zaman gerçekten duydunuz?

En son ne zaman evdeki tüm elektronik cihazları kapatıp bızdığınıza çocukluğunuzda oynadığınız bir oyunu öğrettiniz?

Onlar büyüyor, bizler “gençleşiyoruz”. Bu hayat bir defa ele geçiyor… Sadece bunu hatırlatmak istedim, size, kendime ve herkese…

4 Yorum
  1. Gizem
    12 Mart 2013 | 13:27

    sürekli yapılacaklar listesi olup bir yerlere yetişmeye çalışan biri olarak tamamen yazdıklarınıza katılıyorum ama elde değil işte durup dinlenmek

  2. Senem
    12 Mart 2013 | 15:15

    Kızılderililerin çok sevdiğim bir öyküsü vardır, arada ben de kendime hatırlatırım, yazınız bana o öyküyü anımsattı:
    Kızılderili bir yerliyle beyaz bir grup yolculuğa çıkmışlar, ancak kızılderili yorulmasa da yolda arada durup yere oturuyormuş. Beyaz adam merak etmiş sebebini. Kızılderili de “ruhumun bedenime yetişmesini bekliyorum” demiş.
    Hepimiz ruhlarımızı bedenlerimizin peşi sıra sürüklüyoruz galiba…

  3. Defne Ongun Müminoğlu
    12 Mart 2013 | 19:30

    Gerçekten çok güzel bir hikâyeymiş… Durumu o kadar güzel özetliyor ki… Paylaştığınız için teşekkür ederim. Sevgiler :)

  4. Defne Ongun Müminoğlu
    12 Mart 2013 | 19:32

    Maalesef bu konuda yalnız değilsiniz… Hiç değilse haftada bir günümüzü kendimize, ailemize ayırabilsek, eminim daha mutlu bireyler olacağız gibi geliyor. Ne yapalım, denemeye devam :))) Çok sevgiler :)

Yorumunuzu Yazın

Yavaşşşşşşşşşşşşşş

Yavaş

Her gün nereye yetişeceğinizi bilemez bir hâlde misiniz? “Keşke kendimi klonlayabilsem” içinizden sık sık geçirdiğiniz bir cümle mi? “Çok yoğunum!” diyor, ailenize ancak iki hafta sonrasına mı randevu veriyorsunuz? Sosyal yaşam, iş hayatı, bebekli, çocuklu hayat, ev ve eş sorumlulukları, aile büyükleri, arkadaşlar, komşular,kedi, köpek bakımı,… Ve yapılması istenilenler…

Çağımızın hastalığına hoşgeldiniz! Zamansızlık şu dönemin kronik sorunu. Üstelik bunu yaratan da, çeken de bizleriz.

Yapılan bir araştırmaya göre, hayatımızı hızlandırıp o kadar fazla şeye yetişmeye çalışıyoruz ki, bir süre sonra dinlenmeyi beceremiyoruz. Ufukta sakin geçebilecek bir haftasonu varsa, onu hemen doldurmaya çalışıyoruz. Ya arkadaşlarımızı evimize davet ediyoruz, ya çocuğumuza bir aktivite bulmaya çalışıyoruz ya da bambaşka bir sebeple kendimizi evden dışarı atıyoruz – üstelik dinlenmeye deniz kenarına da değil!

Vücudumuzun her tarafı yaptıklarımıza isyan ederken, biz bir türlü frene basamıyoruz. “Aktivitekolik” bir şekilde yaşıyoruz.

Tüm bu olanları farkedip de frene asıldığımızda mutluluğumuz birkaç gün sürsede etrafımızdaki diğer ailelere, çevremizdeki insanlara bakıp, bir süre sonra kendimizi “eksik”, “antisosyal”görüyor, çocuğumuz içinse “yetersiz” ya da “geri kalıyor” korkusu bizi esir alıyor. Ve sonunda yine teslim oluyoruz.

Geceler yapılması gerekenleri planlamaktan uykusuz geçerken, sabaha yorgun vücutlar yine maratona hazırlanıyor.

Peki nereye kadar?

Bizler büyürken kendi çocuklarımızdan daha mı sağlıksız, daha mı yetersiz, daha mı eksiktik? Daha iyisini yapmaya çalışırken acaba ruhumuzu mu yitiriyoruz?

Yaptıklarımızı azaltsak, dursak, gözlerimizi kapatıp derin bir nefes alsak, belki de farkında olmadan kaçırdıklarımızı yakalama şansımız olacak. Neler mi kaçıyor? İlişkiler, dostluklar, aileler, sağlığımız,…

Yani hayatın temeli olan şeyleri kaçırıyoruz aslında.

Yakın bir dostunuzu ya da bir aile büyüğünüzü telefonunuzu kapatıp, gözlerinin içine bakıp en son ne zaman dinlediniz, söylediklerini en son ne zaman gerçekten duydunuz?

En son ne zaman evdeki tüm elektronik cihazları kapatıp bızdığınıza çocukluğunuzda oynadığınız bir oyunu öğrettiniz?

Onlar büyüyor, bizler “gençleşiyoruz”. Bu hayat bir defa ele geçiyor… Sadece bunu hatırlatmak istedim, size, kendime ve herkese…

4 Yorum
  1. Gizem
    12 Mart 2013 | 13:27

    sürekli yapılacaklar listesi olup bir yerlere yetişmeye çalışan biri olarak tamamen yazdıklarınıza katılıyorum ama elde değil işte durup dinlenmek

  2. Senem
    12 Mart 2013 | 15:15

    Kızılderililerin çok sevdiğim bir öyküsü vardır, arada ben de kendime hatırlatırım, yazınız bana o öyküyü anımsattı:
    Kızılderili bir yerliyle beyaz bir grup yolculuğa çıkmışlar, ancak kızılderili yorulmasa da yolda arada durup yere oturuyormuş. Beyaz adam merak etmiş sebebini. Kızılderili de “ruhumun bedenime yetişmesini bekliyorum” demiş.
    Hepimiz ruhlarımızı bedenlerimizin peşi sıra sürüklüyoruz galiba…

  3. Defne Ongun Müminoğlu
    12 Mart 2013 | 19:30

    Gerçekten çok güzel bir hikâyeymiş… Durumu o kadar güzel özetliyor ki… Paylaştığınız için teşekkür ederim. Sevgiler :)

  4. Defne Ongun Müminoğlu
    12 Mart 2013 | 19:32

    Maalesef bu konuda yalnız değilsiniz… Hiç değilse haftada bir günümüzü kendimize, ailemize ayırabilsek, eminim daha mutlu bireyler olacağız gibi geliyor. Ne yapalım, denemeye devam :))) Çok sevgiler :)

Yorumunuzu Yazın